Halifelik, 3 Mart 1924 tarihinde kaldırıldı

Atatürk Cumhuriyeti deyip iftihar edenler, niye cumhuriyete hayran olduklarını da bir anlatsalar da kel düşse.

Kılık kıyafet devrimi geldi, moda dünyası kazandı, kozmetik sanayi kazandı, biz de gereksiz yere harcamalar yaptık, ayrıca günah kazandık,

Harf devrimi geldi alimlerimiz cahil duruma düştüler, örneğin Diyarbakır’da okuma yazma oranı alfabeye göre %90’dı bir gecede yüzde yüz okuma yazma bilmeyenler düzeyine düştüler,

Şer’i, Örfi, Kültürel yasalarımızın tamamı lağvoldu, Avrupa yasaları getirildi, uyum için insanımız üzerinde batılılaştırma çalışmalarını yaptılar.

Alkol, kumar ve zina yaygınlaştı, devlet geleneğinden gelen Saltanat ruhani bir makam olarak kalması gerekirken, tamamen lağvedildi.

Ancak bunlardan biri var ki aslında onun lağvedilmesi yukarıda saydığımız sıkıntıların oluşmasına kapı araladı, O müessesenin adı 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılan Halifelikti.

Hilafet makamı İslam dünyasının başını temsil ediyordu. Aslında Hilafeti kaldırmaktansa Üstat Bediüzzaman’ın ifadesi ile Hilafet makamını olgunlaştırmak için alim, mütteki, halk nezdinde karşılığı olan kimselerden bir ulema heyeti haline dönüştürebilirdik.

Bu heyet İslam dünyasının, hatta dünyanın sorunlarına çare/çözüm üretebilirdi. Malum insanlığın huzuru bilim ve fenden değil, adalet ve merhamete bağlı oluşur, yokluğunda kaybolur.

Bu şahsı manevi durunda olan Hilafet makamı bir fetva verdiği zaman fertten tutun, devlet başkanına kadar herkes kendine düşen payı konumu gereği o fetvadan, görüş beyanından faydalanırdı.

Hilafet makamı olsaydı;

Şu andaki mevcut Kürt meselsi olmazdı, çünkü İslam’ın adalet anlayışı buna müsaade etmez,

İslam devletlerinin tamamı vizesiz bir şekilde Müslümanların seyahatine açık olurdu.

Suriye ile Türkiye,

Irak İle Türkiye,

İran İle Türkiye arasında tel örgülü sınır olmazdı.

Kabe’nin etrafında çok katlı gökdelenler olmazdı,

Kumar kurumunun başında Milli kelimesi olmazdı, Devlet kumar kurumunu yasal olarak tanımazdı,

Hayatı kolaylaştırma adına Katılım bankaları olurdu, ama faiz kavramı tedavülde olmazdı,

Tüm fakir vatandaşların bir yıllık asgari ihtiyaçları hazineden verilirdi,

Günümüzde normalleşen israflar olmazdı,

Birçok kimsenin başına bela olup, ailevi huzurunu kaçıran lüx hayat diye bir derdimiz olmazdı,

Fakir ile zengin arasında bu kadar uçurum ve bariyerler olmazdı,

Bir milyonluk ev, bir milyonluk arabaya binme gibi bir komplekse kapılmazdık,

Eğitim öğretimimiz öncelikle değerli, yetenekli insan yetiştirir, %10’luk akademik tahsile gönderilen kimselerle de bilim dünyasına not bırakırdık.

En önemlisi de işi olmayan kimse kalmazdı.

Ne yazık ki 1924 Anayasası ile başlayan bu yabancılaşma hastalığı bu millete kan kusturdu. Öz vatanımızda hırpalandık, bir yandan devletin içindeki karanlık akıl, diğer yandan buna karşı gelişen anarşik hareketler derken elin gavuru işine bakarken bizde devlet millet yaka paça olup, millet olarak patinaj yaptık.

Hilafeti kaldırınca sözüm ona bu vazifeyi TBMM’ye devrettiler. Ama Meclisin hür ve özgür olarak çalışmasına da pek müsaade edilmedi. Hala bir kesim güçler nitelikli bir Meclisin oluşmasından yana değiller.

Malum devlet olarak Yasama, Yürütme Yargı anaerklerine bağlı çalışsa da asıl erk Meclistir. Meclis hür ve özgür olursa, şu anda hayata sıkıntı veren tüm yasaları daha iyisi ile değiştirebilir, yargı da, yürütme de buna uymak durumundadır.

Hani bir laf var, nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız. Gözümüzü açtık bu çarpık devlet sistemini gördük, sanki buna mecburmuşuz gibi bir kabullenme toplumda oluştu. Sakın ha bu şekilde hayata bakmayalım.

Böyle giderse en çok düşman sevinir, özellikle de İslam düşmanları. ABD ve İsrail başta olmak üzere.,

Peki ne istiyorsunuz derseniz?

Ben Hilafet müessesini günümüzün ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda tesis edilmesini istiyorum.

Dünyanın tüm fakirlerine bakabilecek bir “Hilafet bankasın” istiyorum.

Tabi ki en önemlisi de Konfederal İslam Devletini istiyorum.

İki yıl önce Dünya İslam Formunda bu Hilafelik konusunda bir tebliğ verdim. İnanmazsınız belki ilk tepki Suudi Arabistan diplomatından geldi, ama ben onu yaptığı itiraza bin pişman ettim, Elhemdulillah.

Gelecekte en yüksek seda İslam’ın gür sedası olacağına da inanıyorum. İnşallah o günleri görmek bize de nasip olur, amin demeniz dileğiyle.

Amacımız kimseyi eleştirmek, rencide etmek değildir. Yukarıda saydığımız anormallikleri yapan da galiba onda fayda mülahaza etmişlerdir. Bu gün hayatta olsalardı bekli hatalarından rüc’u edeceklerdi diye düşünüyorum.

Selam ve selametle kalın.

Elini Emekliden Çek Sözcü!

Bir ülkenin kanunları dahilinde, hukuken çalışma süresini tamamlayıp emekliliğini hak ettiği; İşçi, Memur, Bağ-kur’lu yada yasaların elverdiği ölçüde artık çalışmadan maaşını alan kimselere Emekli denir.

Emeklilik bir değerdir, Emekli saygıyı hak eden vatandaştır. Dolayısıyla Emeklileri emellerine alet etmeye kimsenin hakkı yoktur.

Geçen günlerde FOX TV bir velvele çıkardı, yok efendim tasarruf tedbirleri çerçevesinde yedi açıdan emekli maaşları üzerinde bir operasyona gidildiğini söyledi. Emekli Sendikasının bir yöneticisi olarak “Emeklilere Dokunmayın Yanarsınız” başlıklı bir yazı yazarak kaygılarımızı dille getirdik. Sonraki gün Cumhurbaşkanımız Ak Parti grup toplantısında, böyle bir çalışmanın olmadığını açıkladı.

Zaten ben; böyle bir teklifi içeren dosyayı kim Reis’in önüne bırakırsa yüzüne fırlatacağını yazımda belirtmiştim, beni yanıltmadı, yaptığı açıklama ile de düşündüğümü bir anlamda doğruladı.

Baktım ki bu defa FOX’un medyadan amca çocuğu Sözcü Gazetesi başka bir manşet atmış “Emekliler bayram ikramiyelerine zam istiyorlar” bu emeklilere atılan bir iftiradır, Bayram ikramiyeleri Bayram harçlığı içindir, BİN lira da bu haçlık için yeter de artar. Ben hiçbir emeklinin “İkramiyeye artış bekliyoruz” dediğini görmedim, öyle bir talepleri olsaydı kendimiz dile getiridik. Demek ki Sözcü Gazetesinin amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekmiş. FOX’un attığı çamur tutmayınca bu defa başka açıdan suyu bulandırmaya çalışıyor, bunun için de emeklilerin adını kullanıyor.

Biz emekliler onurlu vatandaşlarız, Bayram İkramiyesine zam talebini bırak tam tersine asgari ücretliye “Bayram İkramiyesini” istiyoruz. Özellikle evli olanlardan  başlayarak tabi.  Çalışanların yüzü gülmezse Emeklilerin mutlu olası düşünülemez çünkü emeklilerin çoğu babadır, dededir.

Emeklilerin beklentilerine gelince Emekli;

*Emeklilerin maaşını veren bir Finans bankasını istiyorlar,

*Her ilde çok amaçlı “Emekli Evi” istiyorlar,

*Ücretsiz çalışabilecekleri, nefes alabilecekleri bir “Tatil köyü” istiyorlar,

*Maaşı 2 BİN’in altında olan Emeklilerin 3 BİN’e yaklaşması için bir formül arıyorlar,

*Emeklilikle birlikte Memurlardan kesilen aile yardımının tekrar verilmesi ve eşin hesabına yatırılmasını istiyorlar,

*Kısmi bir ücret karşılığı olarak emekli oldukları kurumlara katkıda bulunmak istiyorlar,

Emeklilerin öyle “Rabbana hepsi bana” deme gibi bir dertleri yok, çoğu ehli şükür insanlardır. Bu 12-13 Milyonluk ağır kitleyi ömrü ahirde mutlu, mesud etmek vazifemizdir.

Bir toplumun emeklileri mutlu değilse huzur bulması zor olur. Eğer daha iyi günlere dünyevi ve uhrevi açıdan terakki etmek istiyorsak, şu beli bükülmüş, piri fani emeklilerimizin dualarını almayı dert etmemiz lazımdır diye düşünüyorum.

Ayrıca yaşlılık maaşını alanları da düşünmemiz lazım, kendisine yapılan aylık aidatın artışının yanı sıra onlara da sembolik bir Bayram İkramiyesi vermemiz icap eder diye düşünüyorum. En azında torunlarına harçlık verecek kadar paraları olur. Bu durumda başka bir günahsız kesimin yüzü güler ki, o da çocuklardır.

İşte o zaman şu Hadisin mesajını daha iyi anlamış oluruz. Ne diyor hadiste? ““Eğer beli bükülmüş yaşlılar, takva sahibi gençler, süt emen çocuklar, yayılan hayvanlar olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.” (bk. Ebu Yala el-Mevsıli, Musned, 11/511)” denilmektedir.

Bu uyarı ve itina ile yaşlılarımıza, gençlerimize ve çocuklarımıza alaka göstermemiz dileğiyle.

Malum Emeklilerimiz de bu yaşlı(ihtiyar) grubun içindedir, unutmayalım!

Eyüphan Kaya

Memur ve Emekli Sendikaları Konfederasyonu(MESK) Diyarbakır İl başkanı

EMEKLİYE DOKUNMAYIN, YANARSINIZ!

Devleti sevk ve idare etmenin kolay bir şey olmadığını memuriyet hayatımızdan biliyoruz. Hele ki bu memur kadrosuyla.

Allah rızası için çalışmayı unutan, mesai satına bakarak iş yapan, “Acaba maaş dışı bir şeyler nasıl kazanırım” endişesini taşıyan üst memur kitlesine tasarruf tedbirlerini sorarsanız, olacağı budur.

Ne yapalım ne edelim, eli ayağı tutmayan, ömrünü işine vererek hakkıyla emekli olan, sağa sola kaçma imkanı olmayan emeklilerden kesintiye gidelim diyenler var ya, kafası çalışmayan, devletin hazinsine göz dikmiş kırk haramilerdir. Aslında onları bir an evvel emekli etmek, ya da ihraç etmek lazımdır diye düşünüyorum.

13 milyon civarında Emekli var, Emeklinin yüzünü buruşturursanız bir çarpan etkisi yapar ve bu etki çocuklarına, torunlarına yansır bu yanlış karar vericileri fena halde hırpalar, hele ki siyasetçileri. Yemin ederim iktidar değiştirir.

Aslında bu fikirleri dile getirenler bir nevi Külliyenin altını oyuyorlar. “Mahkeme kadıya mülk değil” böyle kaba yanlışlar yapılırsa beklenmedik durumlar oluşabilir, haberiniz ola.

Neymiş efendim tasarruf tedbirleri adına aşağıdaki durumlardan faydalanılabilir.

Benim tanıdığım, hakkında hüsnü niyetimi şu ana kadar koruduğum Reis bu dosyayı alır getirenin yüzüne fırlatır. Ama bunların konuşulması dahi emekliler üzerinde olumsuz bir etki bırakır.

960 bin üyesi olup varlığı his edilmeyen, emeklinin maaşında yaptıkları kesintiyle biriken paraların içinde yüzüp, gününü gün eden Türkiye Emeklileri Derneğinden bir ses yok. Çünkü bu hazırlığı yapan kimseler onların arkadaşlarıdır.

Bakalım ne düşünülüyormuş?

Emeklilerden şu değişikliklere gidilerek tasarruf edilebilirmiş(!)

*Ek ödeme oranlarının düşürülmesi.
*60 yaş altı emekliler için gss primi alınması.
*Reçete payı artırımı, ilaç katılım payının arttırılması.
*İkramiye ödemesinin kaldırılması.
*Emekli maaşından yüzde 5 sgk kesintisi.
*Babası vefat eden kız çocuklarına, eşi vefat eden kadınlara maaş bağlanmasına yaş limiti getirilmesi.

Tek kelimeyle yazıklar olsun! Bunları düşünmek nasıl aklınıza geliyor? Bu kadar mı köreldiniz? Yoksa siz laik dinine mensup, izanı kapanmış kimseler misiniz? Türkiye’yi 1980 öncesi Türkiye olarak mı biliyorsunuz?

Vicdanen ve İmanen düşünüyorum ve yazıyorum bu maddelerin hiç birine negatif yaklaşımla dokunamazsınız. Olsa olsa artırıma gidebilirsiniz ki bu da kahır ekseriyet emeklinin hakkıdır.

Gücünüz yetiyorsa maaşı 5000 TL’nin üstünde olan sözüm ona emeklilerin maaşından kesintiye gidin, bu ülkenin patinaj etmesinin sebepleri arasında onlar da vardır.

Bakan ve Milletvekili emeklileri,

Genel Müdürler ve eski Müsteşar emeklileri,

General olarak emekli olanlar.

Sıkıysa bunların maaşlarına ayarlama getirin de görelim. Fakir fukaranın sırtına binmeyin.

Vatandaş yasal olarak çalışmış, emekli olmayı hak etmiş, bu gün artık başka bir iş yapacak takati kalmamışsa, fırsat bu fırsat deyip üzerine gitmeyin, yapabiliyorsanız onlara katkı mahiyetinde elindeki imkanı sarf ediniz.

Ben genç ve dinamik bir öğretmenken, devletin aylık 50 milyonluk maaşı bana yetmeyince istifa edip150 milyon maaşla dershanelerde çalıştım; 6 yıl boyunca hep Milli Eğitim maaşının üç katı maaş alıyordum. Ama bu gün aynı şeyi yapamam. Bu maaştan başka bir gelirim yok, ama gel gör ki birileri devlet adına maaşıma göz dikmiş, vah ki ne vah!

Benim maaş yine nispeten iyi, ya iki binin altında maaş alan emeklinin durumuna ne demeli?

Ayrıca;

Emeklinin maaşı israfa gitmez,

Çarşı pazara canlılık getirir,

Torunların yüzünü güldürür,

Hayata pozitif katkı yapar bu güzellikleri toplumdan esirgemeye kimin ne hakkı var?

Kaynak istiyorsanız?

*Vaad edilen360 ek göstergeyi emeklilere getirin yüz binlerce çalışan emekli olsun, onların yerine yeni yeni gençler gelsin, hayatta bir heyecan oluşsun.

*Kürt meselesini çözün güvenlik masraflarımız azalsın,

*Hukuki bir yapılanma ile 2/3 oranında cezaevlerini boşaltın,

*Devlet mekanizmasındaki israfları önleyin,

*Üretime ağırlık verin.

*Vergi kaçıranların peşine düşün.

*Gençleri evlendirin.

Göreceksiniz   bu memlekete nasıl bir bereket, bir huzur gelir.

Memur ve Emekli Sendikaları Konfederasyonu(MESK) olarak bu yanlışların yapılmasına zinhar karşıyız ve diyoruz ki, sakın “Emekliye Dokunmayın, Yanarsınız!” haberiniz ola!

Eyüphan Kaya

MESK Diyarbakır İl Başkanı

Ombudsman, Milletin Adamıdır

Ombudsman, Milletin Adamıdır

Kamu Deneticiliği Kurumu Anayasanın 74. Maddesi gereği 6328 sayılı yasa ile 29.06.2012 yılında kurulmuştur.

Kamu Baş Deneticinin Meclis tarafından 4 yıllığına seçildiği bu Müessese Devlet kurumlarının daha işlevsel bir tarzda çalışması için iyi bir katalizör, vatandaş için bir güven(ce)dir.

*Osmanlıda bu vazifeyi “Qadiyül Quddat” Başqadı görüyormuş. Yani Batı alemi bizden aldığını geliştirerek, tabir yerindeyse bize pazarlamıştır.

Gerçek yada Tüzel kişilerin Kamu kurumları ile bir sorunları oluştuğunda Mahkemeye başvurmadan önce Ombudsmanlık kurumuna başvurması bir çok açıdan faydalıdır.

Birincisi, bu müessese bir arabulucu mahiyetinde olup, sulh ile sorunu çözebilir ki bu her iki tarafın da yararınadır, unutmayalım “hayır barıştadır” ayeti kerimedir,

İkincisi, en geç 6 ayda davayı karara bağlar, elden olamayan sebeplerle 6 ayda sonuçlanmayan davalar için dava sahibinden devamı için bir dilekçe daha alınır,

Üçüncüsü, müracaat eden bu süreç için herhangi bir masraf ödemez.

Dördüncüsü, eğer kurum Ombudsman kararını uygulamazsa mahkeme kahır ekseriyetle o istikamette karar verir, bu da mahkemenin karar verme sürecini hızlandırır.

Kısacası hangi açıdan baksanız yararlı bir müessesedir. Bu konudan halkı aydınlatma gibi bir mesuliyetimiz olduğunu düşünüyorum.

Bu müessese 7 yıl önce kurulup, kuruma ilk atama yapılınca “Artık Milletin Adamı Var” başlıklı bir yazı yazmıştım.

Geçende Diyarbakır’da bir dizi çalışmalar yapan Kamu Baş Deneticisi Şeref Malkoç bey, bir daha kurumu ve işlevi hakkında bizi aydınlattı ve “40 soruda Ombudsmanlık” adlı bir kitapçıkla bir daha tanıma ve varlığından haberdar olma fırsatımız oluştu.

Bu sorulardan bir kısmının cevapları zaten yazdıklarımda var, ama bir kaçını ele almaya çalışalım.

*Müracaat için gerekli bilgi/belgeler;

Ad/Soyad, T.C.Kimlik numarası, Adresi, Şikâyet ettiği idare, Şikâyetin konusu, Talebinin ne olduğu, Varsa eklenmesi gerekli belgeler.

*Kuruma müracaat etmeden, Ombudsmana müracaat edilmez,

*Elektronik ortamda ya posta ile ya da şahsen müracaat edilir.

*Süreç nasıl başlıyor? Dikkat edilmesi gereken süre var mı? Sorusuna şu cevabı verebiliriz;

Kurumdan talepte bulunulur, kurum 60 günde bir cevap verirse kurma müracaat tarihinden itibaren, cevap vermezse müracaat tarihinden 60 gün sonradan başlamak üzere  6 ay zarfında Kamu Denetimi Kurumuna müracaat edilir, bu süre dikkate alınmadan gelişi güzel yapılan müracaatlar dikkate alınmaz. Müracaat edilse de önincelmede reddedilir.

*Dava sonuçlanmadan dava mahkemeye verilirse, Ombudsmanlık nezdinde dosya kapanır.

Kamu Deneticiliği Kurumu şu dört açıdan olayı inceler,

1-Hukuka uygun mudur?

2-Hakkaniyete uygun mudur?

3-İnsan Hakları açısında Adalete uygun mudur?

4-İyi yönetim ilkelerine uygun mudur?

Bu kriterler dikkate alınarak yapılan değerlendirmeye göre dört çeşit karar verebilir.

1-Karar verilmesine yer olmadığı,

2-Dostane Çözüm kararı(Sulh ile çözüm kararı)

3-Red kararı verebilir,

4-Tavsiye kararı verebilir.

Dikkat edilirse her açıdan günümüz sorunlarının çözülmesi için ihtiyaca cevap veren bir kurumdur.

İsterseniz Şeref Malkoç beyin sözlerinden oluşan, kitapçığın önsüzden bir şeyler paylaşarak yazımızı sonlandıralım.

Önsüzün bir paragrafında;

Bu kurumun temel dayanağı “İnsanların en hayırlısı insana en fazla faydası olandır” ve “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışıdır.

Diyen Malkoç, şu ifadelerle önsüzü bağlıyor,

Gayemiz;

*Kamu hizmetlerinin kalitesinin standartlarının yükselmesine katkıda bulunmak,

*İyi yönetim ilkelerini gerçekleştirmek,

*İnsanımızla idare arasında köprü olmak,

*İnsan Haklarına dayanan hukuka bağlı idare oluşturmak,

İfadeleri ile önsüzü tamamlamış.

Dikkat etseniz her tarafı Adalet barındırıyor, hayata huzur verilmesi için çaba sarf ediliyor, insanın mutluluğu hedef ediniliyor.

Malum insan kalitemiz iyi olmayınca kimi kurum çalışanları/idarecileri hâla kendini vatandaştan üstün görüp, işini ibadet anlayışıyla yapmayınca, kimi vatandaşlarımız da haklı olduğu halde gösterdiği tepkinin dozu ve usulünü aşınca bu alanda çoğu kere sorun oluşuyor.

Yani mesele zihniyet meselesi, kamu çalışanlar ile vatandaşların birbirine bakışını zihnen onarmadıkça bu sıkıntılar devam edecek. O zaman da bu tür kurumlar da köprü görevini yerine getirerek var olan sorunları çözmeye çalışacaklar.

Tekrar hayırlın olsun. Yeni sistemde Ombudsmanlığa daha çok görev düşüyor kanaatimce.

Kalın sağlıcakla.

NOT: Bir sonraki yazımda Ombudsmanın Diyarbakır toplantısını değerlendireceğim inşallah.

İNSANI ÖNEMSE, MUTLU OL

İnsan yaratılanların en özeli, yeryüzünün, hatta kainatın hizmetine amade olduğu yegane varlık. Güneş, Su, Hava, ve Toprak gibi hayatın olmazsa olmazları acaba insan olmasaydı neye yarardı diye merak etmemek elde değil. Yer ve Gök insanın hizmetine sunulmuş.

Şu anda yeryüzünde yedi milyar insan varsa her bir insan bir o kadar özel ve alternatifi yok, ne ondan önce ne de ondan sonra emsali gelmemiş gelmeyecek.  Bir insanı değerlendirirken bu gözle, bu bakış açısıyla bakmak, ona göre onu ölçüp biçmek gerekir.

Yüce Allah’ın birer kulu olarak yeryüzüne bir imtihan için gönderilen bu bahtsız ve zayıf varlık, bazen bazı açılardan kendini avantajlı hissedince kontrolden çıkabiliyor, tuğyan edebiliyor maalesef.

İnsanlar genelde kendini ayrıcalıklı görmek isterler, ama herkesin ayrıcalıklı yaratıldıklarını unuturlar. Kimisine ağır bir imtihan olarak mal ve evlat verilmiş kimisine güç ve kudret, kimisine makam ve nüfuz, kimisine de ilim ve edep…artık ne derseniz deyin ama her kesin sahip oldukları ve olmadıklarıyla bir imtihanda olduğunu unutmamak lazım.

Ne acıdır ki bir insanı değerlendirirken boyuna, postuna göre, mal varlığına göre ya da unvanına göre değerlendiriyoruz. Halbuki bir insanı değerlendirirken hayata verdiği katkı, toplumsal huzura kazandırdığı değer yada hak ve adalet kavramına olan bağlılığına dikkat etmemiz gerekir. Hatta bireysel ibadetleri de onunla Rabbı arasında bırakmak gerekir, zaten niyet ve ihlas derecesine göre Yüce Allah ibadetini değerlendirir.

Bir insanın ibadeti Hesenat, beşeri münasebetlerdeki hayırlı amelleri ise Salihat olarak nitelendirilir. O zaman bize daha çok Salihat kısmı lazım.

Bir insan dünyaya eksik gelmişse ya da bir musibet sonucu bir azası işlevsiz kalmışsa veya fıtri bir aidiyeti varsa bundan dolayı tenkit etmek İslam düşüncesinde yeri olmadığı gibi, cahiliye adetlerinden olup Yüce Allah’ın kader çizgisini eleştirmeye kadar gider ki, maazallah insanın imanını sorgular düzeye bile çıkabilir.

Bir insanın zeka düzeyi düşükse, spastik özürlüyse, ya da âma ise onunla alay etmek insanı dinden bile çıkara bilir. Unutmayalım Kelimeyi tevhit ile insan iman ettiği gibi başka bir kelimeyle de kişi küfre gidebilir.

İster bedenen ister zihnen özürlü kardeşlerimize aslında biz sağlam diye bilinen kimseler minnettarız. Onara baktığımız zaman Allah’ın üzerimizdeki lütfünü bir daha, bir daha anma fırsatını buluyoruz. Dolayısıyla onlara sahip çıkmak, gerekirse geçimlerini sağlamak, en önemlisi de onlarla saygı ölçüleri içinde muamele etmek boynumuzun borcudur. Unutmayalım Hz.Peygamber(a.s) bir anlık ama bir sahabe olan Abdullah ibn-i Mektum’u ihmal ettiği için ayeti Kerimeyle Allah tarafından uyarılmıştır. O Mübarek sahabe ki hakkında 16 ayet nazil olmuştur.

Bir zenciye bir gün biri alaylı bir gözle bakınca maneviyatı güçlü olan  siyahi adam, beyaz adama bakarak;

-hayrola bey efendi boyayı mı beğenmedin boyacıyı mı? Bir an için kendine gelen kişi özür diler ve tövbe eder. Halbuki hayatın içinde bu ve benzeri ne kadar kaba davranışlarımız oluyor değil mi?

Malum Safa ile Merva arasında Sa’y diye haccın bir rüknü var. Aslında o güzergah Hz.Hacer’in Hz.İsmail’i için koşuşturduğu bir güzergahtır. Yüce Allah Haccın kabul şartlarından biri olarak Sa’yi emretmiş neden mi? Hazreti Hacer, hem Kadın, hem Zenci hem Cariye idi. Maalesef bu üç vasfı gaflet ehli insanlar hala da bir eksiklik olarak görüyor. Keşke insanlar Hac sonrası hiç olmazsa bu hatalarının farkında olabilseler değil mi? Hacca gidemediği halde benim gibi bunun farkında olan kimseler de vardır. Bundan dolayı da Allah’a şükür ediyorum.

Mevlana’nın manidar bir sözü var diyor ki; “Kafire kem gözle bakma! iman üzere ölmeyeceği ne malum?”  mefhumu muhaliften şu da akla gelmiyor değil, acaba kendini ehli iman olarak gören ve öyle olan bir kimsenin maazallah iman üzeri öleceği malum mu?

Bu vesileyle diyorum ki,

Bir birimizi küçük görmeyelim, din, dil, kültür farklarımızı önemseyelim,

İnsani değerlerimize saygılı olup, bir birimize kol kanat gerelim,

Ben sen kavgasından vazgeçelim,

Bakın bakayım İslam ülkelerine, var olan kavga ve kargaşa dünyanın birçok bölgesinde yok.

İnsanlar bir birine rahmet gözüyle bakarlarsa Yüce Allah da onlara rahmet yağdırır. Hem, insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır diyen Ahir zaman Peygamberi haşa boşuna mı bu güzel ifadeyi dillendirmiştir. Çünkü insanlar bir birleriyle uğraştıkları zaman;

1-Hep bir birlerine dönük planlar yaparlar,

2-Bireysel olgunluğa zaman ayıramıyporlar,

3-Mutlu olmaları mümkün değildir çünkü daima içinde bir “ah” çekiyor,

4-Üretken olmaları çok zor, çünkü mutlu olmayan bir kişi verimli olamaz,

5-İnsana karşı kin ve nefret taşıdığı için ruhu daralır, psikolojisi bozulur,

6-İnsana sevgi ve muhabbetle bakmadığı için hep karşısında bir düşman, bir rakip gözüyle bakar,

7-İnsanın iyi yanlarını kötü yanlarına kurban eder ve her fırsatta su-i zanda bulunur, günah kazanır.

Aslında insana insan gözüyle bakma fırsatını yakalasaydık, hem dünyamızı hem ahretimizi mamur etmek çok daha kolaylaşırdı. Ben bir insanın her an bu fırsatı olduğuna inanıyorum.

Bir an evvel bu fırsatı değerlendirmek dileğiyle; mutlu, huzurlu, haktan yana ve onurunla yaşa ey insan.Farkını fark et, değerini bil. Bil ki senin huzur ve mutluluğun diğer insanların huzur ve mutluluğundan bağımsız değildir. Dolayısıyla insanı önemse, değer kazan diyorum.

Benden söylemesi.

TBMM’yi Göreve Davet Ediyorum!

Malum 3Y ile ifade edilen bir Devlet yapılanmasından hep bahsediliyor; Yasama, Yürütme, Yargı.

Gerçekten her biri en az diğeri kadar önemli kavramlardır. Peki bizde 3Y ne durumda derseniz; Meclis cılız, Yürütme ve Yargı da girift halde gidiyor maalesef!

Nasıl derseniz?

İstanbul sözleşmesini grubu mecliste olan dört partini şerhsiz, itirazsız, firesiz kabul etmesi bir yana, onun hukuka sirayeti olan 6284 numaralı yasa da bir facia.Malum İYİ parti o zaman mecliste yoktu, ama ondan da bu sözleşmeye ve yasaya kayda değer bir itiraz gelmiyor,

“Kadının beyanı esastır” ifadesiyle, erkeğin ifadesine başvurmadan sokağa atılması, emsali görülmemiş bir zulüm; Meclisin Adalet komisyonunun ne kadar cılız olduğuna, vekillerin ne kadar ilgisiz olduğuna bir delildir.

Kadın evden ayrılınca sığınma evine gidiyor, ama erkek evden atılınca bir adres gösterilmemesi de yasanın ayrıca çarpık bir yanı.

Üç beş gün sonra hemen erkeğin ifadesi alınıp, olay hukuki bir zemine oturtmak gerekirken, üç ay, altı ay evden uzaklaştırma verilerek eşleri birbirinden soğutuyor, aralarında kin ve nefretin büyümesine neden oluyor.

Sevindirici bir gelişme bu konuyu yakından takip eden Adalet Bakanlığı bir Genelge yayınlayarak bu anormal yasanın sıkıntıların hafiflemesine bir katkı verdi, ama bu pansuman tedbirdir kanaatimce, yasanın düzelmesi lazım.

Ayrıca 18 yaş altı kız çocukları için Kadın kavramının babanın çocuğu için nasihat tarzı bir müdahaleyi ortadan kaldırıyor.

Gece saat 23-24 saatlerinde kız bir yabancıyla kapıya gelirse, baba “Bu kimdir” diyemiyor.

Evinde kızı ile zina eden baba kızına bir tokat attı diye para cezasına çarpıldı. Mazur görün söylenecek gibi değil ama örnek verilmezse de olmuyor. Feminist gruplar bu yasayı allayıp pullayıp birilerine hoş gösteriyorlar. Aslında kadınların buna itiraz etmesi lazım.

Bu yasa için normaldir diyen biri; kültür ve tarihimizde hangi vasıflarla anılırlar sizin vicdanınıza bırakıyorum.

Bu yasa yürürlükte olduğu halde vatandaştan tutun vekile kadar sessiz, ilgisiz kalanlar da “rızayı kabahat aynı kabahattir” atasözü gereği aynı suçun ortaklarıdır. 

Türkiye Büyük Millet Meclisini göreve davet ediyorum. Bu yasayın bir an evvel inanç ve kültürümüzle uyuşur vaziyete getirmeleri lazım.

6284 numaralı yasanın hayata verdiği sıkıntılardan yaşanmış birkaç hadise.

Olay aktörlerinin ismini vermek onlara karşı saygısızlık olur diye müsaadenizle harf kullanayıom.

1-Adı H.Y. Mesleği İmam-Hatip

H.Y. iki oğlunu da yanına alarak,

Ankara’da eşinden boşanmış, ancak ahlaksız, kadın pazarlamacısı bir kadının evinde kalan dul kızını eve getirmeye gidiyorlar. Nevşehir civarında kız bağırıp çağırıyor “beni zorla götürüyorlar!” diyerek.

Daha sonra pişmanlık dilekçesi verdiği halde dava düşmedi.

Gel zaman, git zaman hem kızın babası hem kadının kardeşleri 3’er yıl 6 ay ceza alıyorlar.

Bereket versin ki karar tashih aşamasında dosya reddedildi.

*Halbuki bu kız akli dengesi dahi tam yerinde olmayan geldikten sonra D.Ü.Tıp fakültesinde 36 gün psikiyatride yatan ve babasının mümtaz ocağında halen yaşayan biri.

2-İsmi S.İ, Mesleği İşadamı.

Milyon dolarlık servete sahip bir işadamı eşi kardeşiyle iş birliği içinde kendisine bir komplo düzenleyerek kızını ayarlıyorlar ve kız “babam bana tecavüz etti” diyor ve onu ceza evine atıyorlar.

Sonradan bunun bir iftiradan ibaret olduğu anlaşılıyor.

3-Adı.H.Ü. Mesleği Gazeteci Yazar.

Komşu kadın kızıyla arada bir evine gelip gidiyorlar bir gün bir insi şeytan kadına diyor ki “kızın bu adam bana tecavüz etti” desin, kız ikna oluyor, öyle şikayet ediyorlar ve adam ceza alıp birkaç yıl ceza aldıktan sonra orada ölüyor, vicdan azabında dayanamayan kız, H.Ü’nün avukatına yalan söylediğini itiraf ediyor.

4-Adı X, Mesleği esnaf.

Kendisi büyük bir bakkal dükkanı işletiyor, komşu kadınlardan biri borç olarak bir şeyler talep ediyor, bakkal vermeyince daha sonra kızını gönderiyor, kız kameraların gözetiminde olan bakkal dükkanını geziyor, sadece bir iki saniye kamera alanına çıkıyor, bir anda eşyaları dağıtıyor, bu adam bani taciz etti diyor ve adam şu anda cezaevinde 

5-Adı-y, Mesleği Öğretmen.

Kendisi okluda nöbetçi öğretmenken sigara içen iki kız çocuğunu görüyor. “Sizi ailenize söyleyeceğim” diyerek onarı uyarıyor. Bu kızlar ağız birliği yaparak “öğretmen bizi taciz etti” diyorlar. Adam 7 yıl ceza alıyor, eşi ondan ayrılıyor.

Vicdan azabına dayamayan kızlar dilekçe verip kendini yalanlıyorlar adam ceza evinden çıktı ama olan oldu, bu öğretmen ömür boyu bu kara lekeyi alnında taşıyacak.

6-Adı-Z, Mesleği Aile Hekimi.

Kendisi aile hekimine giden bir bayan doktorla bir az tartışıyorlar, odadan çıkan kadın söyleniyormuş “bu adama bir iftira atacaksın ki aklı başına gelsin”

7-Adı-K, Mesleği Hâkim,

Bir bayan Avukat, Hakimden randevu alıp bir dosya üzerinde konuşuyorlar, Avukat “ bu davayı böyle karara bağlaman lazım” Hakim “bu mümkün değil” deyince bayan Avukat, “Hakim beni taciz etti” diyerek şikayet ediyor ve Hakim açığa alınıyor.

Ya bir şikayetle evinden 3 ay 6 ay uzaklaştırılan yüz binlere ne demeli?

Kısacası bu yasa bu haliyle toplumsal huzurumuza katkı vermiyor, yetmiyor benim, senin gibi vatandaşları da üzüyor, tedirgin ediyor. Acilen Mecliste gündeme getirip revize edilmesi lazımdır.

Meclisi göreve davet ediyorum!

ZELZELE VE HİKMETİ

hqdefault

Zelzele ve Hikmeti   Deprem olarak dillendirdiğimiz ve yaşadığımız hadise aslında Zelzelenin birer mini provası, ön habercisidir.

Her nedense bu konuda insanlar aşırı iki uç olarak düşünüyorlar; kimisi sünetüllahı(ilahi kanunları) fark etmiş, kendine mal ederek o öğrendiklerini doğa olayları olarak değerlendiriyor, ki o konuda da daha bilmedikleri çok şey var; hala hayvanlar kadar dahi bilgi sahibi değiller; karıncaların, köpeklerin depremi nasıl hissettiklerini anlamaya çalışıyorlar.

Kardeşim Mülk Allah’ındır, onun ilmi olmadan bir yaprak dahi yerinden kıpırdanamaz. Tabiat ana, Doğa baba diyerek kendinizi avutmayın, yazıktır günahtır.   Kimi sofi meşrep kardeşler de araştırmacıların bilgisini inkâr edip, hiçe sayıp deprem hadisesini öldürme ve cezalandırmaya endeksli değerlendiriyorlar. Sanki bir kavim yanlış yaparsa deprem ile cezalandırılıyormuş. İki düşünce de aşırı uç ve ifrattır.

Deprem uzmanlarının bildikleri bir şeyler de var, ama o bildiklerinden daha öte ilahi kudret ile bu mini zelzeleler oluyor. Mülk Alah’ın tasarrufundadır. Kainatın sahibi O’dur. Bilim insanları kainatın büyüklüğü karşısında dünyayı yumurta büyüklüğünde bir cisimciğe benzetiyorlar. Biz yedi milyar insan ve yetmiş milyar canlılar da daha bu yumurtanın üzerinde yaşıyoruz. Aslında karıncalar dünyasından beter küçük bir alemiz, ama yüce Allah bize değer vermiş, bizi insan olarak yaratmış, vahyine muhatap kılmış. Bu gerçeği unutanların  vay haline!   Ne yazık ki mal, makam ve nüfuz çokluğu insanı bazen gaflete düşürebiliyor, marifet ve hikmetten yoksun bilgi de insanı şımartıyor. Unutmayalım İman tıpkı Oruç gibidir, nasıl ki akşam ezanına 10 dakika kala bir şeyler yerseniz orucunuz bozulur, aynen öyle de imanınızı sekeratı mevte kadar imanınızı muhafaza etmek durumundasınız.

Yüzyıllar önce kaleme alınmış bir kitapta okumuştum, Zelzele ile ilgili şöyle bir yorum yapılıyordu. Yerin belli ana damarları var ve bu damarların uçları bir melaikenin elindedir, yüce Allah hangisini murad ederse o damarı titretir, bence akla yatkın bir yaklaşımdır. Bu gün yapılan araştırmalar, çalışmalar sonucu o damarlar  fay hatları olarak belirlenmiştir. Ona bağlı olarak birinci, ikinci, üçüncü kuşak deprem bölgeleri dahi pozitif bilim tespit etmiştir.

Peki bize düşen nedir? mümkünse fay hatlarının geçtiği yerlerde ev/bina yapmamaktır, şayet yaparsak depreme dayanıklı yapmamız lazım. Onun için “Deprem öldürmez, bina öldürür” deniliyor. Aslında deprem gök gürültüsü düzeyinde bir olaydır. Bir makul Müslüman’ın kullandığı şu ifade sosyal medyaya düştü, şöyle demişti “ben gök gürültüsünü çok severim, hükümranlığım kimde olduğu anlaşılıyor” gerçekten ben benim diyen ne kadar insan varsa gök gürlediği zaman ürküyor/ korkuyor.

Deprem de böyle bir şey “hükümranlığın kimde olduğunu bize hatırlatıyor.” Yoksa depremden amaç yüce Allahın kullarını cezalandırması öldürmesi olduğunu sanmıyorum.   Yüce Allah emr ederse Hz.Cebrail’i Emin kanadını bir yerleşim alanına vurur, yerle bir eder, taş üstüne taş kalmaz. Ama Allah(cc) kullarını bu dünyada serbest bırakmış, çünkü kul imtihandadır, muhasebe ebedi hayatta yapılacak. 124 bin Peygamber, 313 Resul’ün (aleyhimüsselam) bize verdikleri bilgi bu; Haşır var, Mizan var, Cennet ve Cehennem var. Allah dediği için kesin doğrudur, ama akıl burada iflas ediyor, sonsuzluğu kavrayamadığı için. “Zira bu mizan bu sıkleti çekmez.” Onun için müminlerin bir vasfı da gayba inanmaktır. Her şey akıl ölçüsünde olsaydı, imtihanın bir değeri kalmazdı.   Evet geçen hafta merkez üstü Sivrice olan 6.8 şiddetinde bir deprem Elazığ’da geçirdik.Allah bir daha göstermesin, vefat edenlere rahmet eylesin, yaralılara hayırlı şifalar diliyorum. Elazığlıların, Tüm Türkiye’nin başı sağ olsun. 81 il düzeyinde insanımızın birbirini nasıl sahiplendiğine bir daha şahit olduk. İnşallah siyasilerimiz de bundan bir ders çıkarırlar.

Bu ülkenin sulh ve selamete ihtiyacı var. Külliye’ye de Meclise de sesleniyorum! 82 milyon vatandaşlarımızın ortak menfaatini düşünerek politikalar üretin. Büyük zelzele gelmeden ruhlarımızla selamlaşıp, huzurlu bir şekilde Allah’ın huzuruna gidelim.   Ne mutlu mümin olana,  Müslüman olarak yaşayana,  insanlara selam ve dua edip,  selam ve dua alana. Selam ve selametle kalın.

Eyüphan KAYA

Afganistan

Afganistan
Farsça:
جمهوری اسلامی افغانستان
Jomhūrī-ye Eslāmī-ye Afġānistān Peştuca:
د افغانستان اسلامي جمهوریت 
Da Afġānistān Islāmī Jomhoriyat

Afganistan İslam Cumhuriyeti
Afganistan bayrağı
Bayrak
{{{arma_açıklaması}}}
Arma
Slogan
لا إله إلاَّ الله و أشهد أن محمد رسول الله
Allah’tan Başka İlah Yoktur ve Muhammed Onun Elçisidir.
Millî marş: “Milli Sorud”

MENÜ
0:00
Afganistan haritadaki konumu
Başkent

ve
Kâbil
Resmî diller Darice, Peştuca
Hükûmet Başkanlık Tipi Cumhuriyet
• Devlet başkanı
Eşref Gani Ahmedzai
• Başkan yardımcısı
Abdül Reşid Dostum
• Genel Vali
Abdullah Abdullah
Tarihçe
• Bağımsızlık
– Tarih
Birleşik Krallık’tan
19 Ağustos 1919
Yüzölçümü
• Toplam
652.864[1] km2(252.072 sq mi)
Nüfus
• 2014 sayımı
31,822,848[2] (40.)
• Yoğunluk
43/km2 (111,4/sq mi)
GSYİH (SAGP) 2014 tahminî
• Toplam
$36.838 milyar[3]
• Kişi başına
$1,177[3]
GSYİH (nominal) 2014 tahminî
• Toplam
$21.747 milyar[3]
• Kişi başına
$695[3]
Para birimi Afgani
Zaman dilimi UTC +4:30
Telefon kodu +93
İnternet alan adı .af

Afganistan, resmî adıyla Afganistan İslam Cumhuriyeti Orta Asya’da yer alan ve denize sınırı olmayan bir ülkedir. Orta Asya’da bulunur; ama etnik ve kültürel bağlarından dolayı bazı kaynaklar tarafından Orta Doğu’da kabul edilir. Doğu ve güneyde Pakistan, batıda İran, kuzeyde Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan, doğuda da ufak bir sınırla Çin ile çevrilidir.

Afganistan, farklı ülkerden gelen ulusları da barındırır. Ayrıca nüfusa oranları %5’i geçmeyen birçok etnik kökenli halk da (örneğin Beluçlar, Türkmenler, Nuristaniler, Araplarvs.) bu ülkede yaşamaktadır.

Ticaretin merkez noktalarından birinde olan Afganistan, bu stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca İranlılar, Yunanlar, Araplar, Moğollar, Britanyalılar ve Sovyetler gibi çeşitli ulusların istilasına uğramıştır.[4]

İçindekiler

  • 1Etimoloji
  • 2Tarihçe
    • 2.1Sovyet-Afgan Savaşı
    • 2.2ABD ve Koalisyon İşgali
  • 3Coğrafya
  • 4Nüfus Yapısı
    • 4.1Etnik Gruplar
  • 5Din
  • 6Ekonomi
  • 7Ulaşım ve Taşımacılık
  • 8Eğitim
  • 9İdari yapı
  • 10Kaynakça
  • 11Dış bağlantılar

Etimoloji[değiştir | kaynağı değiştir]

Afganistan ismi (Farsça: افغانستان), Afgan toprakları anlamına gelir.

Tarihçe[değiştir | kaynağı değiştir]

Arkeolojik kazılarda paleolitik, mezolitik, neolitik, bronz ve demir çağlarına ait tipik eserlere rastlanan Afganistan topraklarında, kentsel yaşamın MÖ 3000 ile MÖ 2000 yılları arasında başlamış olabileceği değerlendirilmektedir. Afganistan’da Ahameniş hakimiyeti II. Kiros tarafından MÖ 6. yüzyılda kurulmuş ve I. Darius tarafından güçlendirilmiştir. Bu siyasi varlık Büyük İskender’in Afganistan fetihlerine kadar hüküm sürmüştür.

Büyük İskender’in Keyaniyan Devleti’ni yıkması ile Makedonyalılar Afganistan topraklarında hüküm sürmeye başlamıştır. Afganistan’daki son Yunan Kral Hermaeus, MS 45 yılına doğru Kuşanların egemenliğini kabul etmiştir. Bu döneme kadar yaklaşık iki yüz yıl, küçük Yunan prenslikleri, Yüeçilerin baskısı ile kuzeyden güneye sürülerek Afganistan’ın büyük bir kısmını işgal eden İskitler ve işgalci diğer kavimlerle beraber yaşamışlardır. İskitler Afganistan’dan Hindistan’a Baltistan, İran’a Herat üzerinden yürümekle birlikte bugün Sistan olarak anılan o zamanki “Drangiana” bölgesini ele geçirmişlerdir. İskitler ayrıca Büyük İskender’in haleflerinden bir Yunan prensin elindeki Baktriya’yı işgal etmişlerdir. Ancak Yüeçilerin baskısı devam edince buradan da çıkmak zorunda kalmışlardır.

Sistan (Sakastana) bölgesindeki İskitler üzerinde önemli etkiler bırakan Part İmparatorluğu, Baktriana Devleti’nin kurulduğu dönemlerde Kuzey İran’da siyasi bir varlık olarak ortaya çıkmıştır. Yüeçiler MÖ 140 yılında Kuşanların liderliğinde Baktria bölgesi ele geçirerek egemenlikleri altına almaları sonucu bölgenin etnik ve kültürel yapısı bu yeni katılımla daha da zenginleşmiştir. Yüeçiler’in beş kolundan biri olan Kuşanlar, diğer Yüeçi prenslikleri üzerinde hakimiyet kurduktan sonra Afganistan’da bulunan rakip devletleri MÖ 50 ile MS 50 yılları arasında etkisiz hale getirmeyi başarmışlardır. Kuşanlar, Part İmparatorluğu’na boyun eğdirmiş ve Kabil’i de ele geçirmişlerdir. Kuşan hakimiyet alanı I. Kaphidies zamanında Afganistan’ı da içine alacak şekilde Parthia ülkesinden Ganj Nehri’ne kadar, kuzeyde ise Soğd ülkesine kadar genişlemiştir. Bugünkü Bagram şehri ise iki bin yıl önce Kuşanlara başkentlik yapmıştır.

Kuşanlardan sonra Akhunlar 460 yılı civarında, Hazar Denizi’nden başlayan ve doğuya doğru Kuzey Afganistan’ı da içine alan bir devlet kurmuşlardır. Bölgenin Akhun hakimiyetine girmesine kadar devam eden dönem, Afganistan’da İran ve Hindistan nüfuz mücadelesi dönemi olmuştur. Bu dönemde Partların etkisi tamamıyla ortadan kalkmış ve onların yerini Sasaniler almıştır. Kuşanların Afganistan’daki hakimiyeti 5. yüzyıl sonuna doğru Sasanilerle mücadele eden Akhunların bölgeyi istila etmelerine kadar sürmüştür. Akhunların güçlenmesi ile etkisizleşen Kuşan beyleri ise “Şahi” unvanı ile Müslümanların Afganistan topraklarında görülmeye başladıkları 880 yılına kadar Kabil’de hüküm sürmeye devam etmişlerdir.

Arap ordularının önce 636 yılında El Kadisiye’de, ardından 642 yılında Nihavend Savaşı’nda Sasanileri yenmeleri ile İslamiyetin yayılması doğuya doğru ivme kazanmıştır. Basra Valisi Abdullah Bin Amir 650 yılında bir ordusunu Horasan’a, diğer bir ordusunu da Sasani Kralı III. Yezdigirt’in peşinden Sistan’a doğru göndermiştir. Sasani Kralı’nın ele geçirilip öldürüldüğü bu sefer sonunda Arap orduları ilk defa Batı ve Kuzey Afganistan’ı, Baktria ve Herat’ı işgal etmişlerse de bölgede tamamen hakimiyet kuramamışlardır. Ancak Muaviye döneminde, 698 ve 700 yılında İslam orduları Kabil’i almak için saldırılarda bulunmuştur. 861 yılında Sistan’daki askeri güce komuta etmeye başlayan Yakub bin Leys komutasındaki Saffariler, 867 yılında Kirman, Şiraz ve Herat’ı ele geçirdi. 871 yılında ise Belh, Toharistan ve Kabil bölgesinin yönetimi halife tarafından Yakub bin Leys’e verilmiştir. İran Platosu, Orta Asya ve Hindistan Alt Kıtası arasında bu üç istikamete bağlantı sağlayan stratejik özelliği ile Kabil Vadisi, yükselen İslamiyet dalgasına karşı uzun yıllar direniş merkezi olmuştur. Bu dönemde Orta Asya kökenli kavimlerin Afganistan’daki hakimiyetlerinin öne çıktığı görülmektedir.

Afganistan toprakları bu zaman diliminde Türk soylu kavimler ile İrani kavimler arasında bir mücadele ve hakimiyet sahası olmuştur. Saffarilerin 900 yılında Samanîlere mağlup olmasıyla Afganistan’ın bir bölümü Samani egemenliğine geçti. Gazneliler Hanedanı’nın asıl kurucusu Sebük Tigin, Samanilerin otoritesini tanımakla birlikte kendi adına para bastırmış, Zamin-Davar, Gor ve Zabilistan, bölgesinde güçlü bir otorite tesis etmiştir. Afganistan’da böylelikle egemenlik kuran Sebük Tigin, Gazne’yi işgal eden ve Kabil bölgesinde hakimiyet kurmaya çalışan Pencab Racası Jaipal’a karşı başlattığı mücadele sonunda 988 yılında Kabil ve civarını kendi hakimiyet alanına alarak Gazne Devleti topraklarına katmıştır. Taciklerin bir kolu olan Gurlular ile Behramşah’ın uzun süren mücadelesi Gaznelilerin aleyhine sonuçlanmış ve Gazne, Gurlu beyi Alaaddin tarafından ele geçirilmiştir. Gurlular 1187 yılında Gazne Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmıştır. Ancak Gurluların Afganistan Platosu’nda kurmuş oldukları hakimiyet de uzun sürmemiştir. Gurlu ordusu 1204 yılında Harzemşahlar ve Karahitayların müşterek ordusuna karşı yapmış olduğu savaşta yenilmesinden sonra Gazne bir süre Gurlu ordusunda görevli Türk komutanların denetimine geçmiştir. Gazne, 1215 yılında Harzemşahlar tarafından ele geçirilmiş ve Gurlular dönemi Afganistan’da tamamen kapanmıştır. Harzemşahların egemenliği de uzun sürmemiş, Cengiz Han önderliğindeki Moğollar tarafından Gazne, Kabil ve 1222 yılında Herat ele geçirildi. Ögeday’in ölümü ve Moğol İmparatorluğunun bölünmesi üzerine Afganistan, İlhanlıların yönetimine girmiştir.

Bölgedeki Moğol egemenliği, 14. yüzyıl sonlarında Timur ordularınca sona erdirilmiştir. Timur’un kurduğu devlet, ölümünden sonra dağılmışsa da torunlarından Muhammed Babür’ün bölgede kurduğu Türk devleti uzun süre yaşamıştır. Babür’ün Afganistan’ı merkez yaparak kurduğu devlet, sadece buraya değil Hindistan’a da Türkler’in tekrar yerleşmesini sağlamıştır.

Babür Devleti, Afganistan’ı hakimiyet altında tutmakla birlikte Hindistan ve Afganistan arası dengeyi sağlayamamış ve ağırlığı Hindistan’a kaydırmıştır. Bu durum; kuzeyden Özbekler ve kuzeybatıdan da SafevilerinAfganistan’a inmesine sebep olmuştur. Böylece 17. yüzyılın ortalarına doğru Abdali ve Galzay adını almış olan Halaçlar, dağlık bölgelerden Kandehar ve Zemindaver’in daha verimli bölgesi olan Tarnak Argandap vadilerine göçmüşlerdir.

18. yüzyılda Babür Devleti’nin zayıflaması üzerine, Afgan kabileleri de bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Bu durumda Gılzay gibi bazı kabilelerin Babür, Abdaliler gibi bazılarının da İran tarafında yer almaları, ülkedeki karışıklığı artırmıştır. Bu esnada Nadir Kulu komutasındaki Türkmen ordusu Afganistan ve İran’ı yönetim altına almış; Hindistan Babür Türk Devletini de vergiye bağlamıştır. Nadir Şah’ın ölümünden sonra yönetime geçen Ahmet Şah, Hindistan’daki Babür Devleti’ni hakimiyeti altına almıştır (1756-1757).

Bu yıllarda İran’ın sergilediği yayılmacı politikanın tehlikesini gören Ahmet Şah, bu konuda Osmanlı Devleti ile ortak hareket etmeyi istedi ise de, girişimlerinden bir netice alamamıştır. Ahmet Şah’tan sonra Afganistan yönetiminde bulunan Timur Şah ve Zaman Şah dönemlerinde ülke, önceki ihtişamlı ve güçlü durumunu koruyamamış, iç karışıklıklar baş göstermiştir.

Bu karışılıklar 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdükten sonra, Dost Muhammed’in yönetime geçmesi ile ülkedeki birlik tekrar sağlanmıştır. Ancak bu dönemde ise Kuzey Hindistan, Afgan birliğini zayıflatma çabası içine girmiştir. Bu yıllarda İngilizler’in yavaş yavaş Hindistan’ı hakimiyetleri altına aldıkları gözlenmektedir. İlk Afgan-İngiliz ilişkisi, Kuzey Hindistan’da Peşaver probleminin çözümünde İngiliz hakemliği ile olmuştur. Arkasından 1839-1842 yılları arasında süren Birinci İngiliz-Afgan Savaşı patlak vermiştir.

Dost Muhammed, ülkesi İngilizler’ce işgal edilmesine rağmen 1863’te Kabil’e dönerek tekrar Afgan birliğini sağlamıştı. Dost Muhammed’in 9 Haziran 1863 tarihinde vefat etmesi ile Afganistan, tekrar iktidar mücadele kaosuna sürüklenmiştir. Oğlu Şir Ali’nin 1868’de iktidarı ele geçirmesiyle bu mücadele durulmuştur. Ruslar’ın Türkistan’ı işgali, Afganlar ile İngilizleri doğal müttefik yapmıştır. Ruslar, Türkistan’ı işgal etmelerine rağmen Afganistan önderliğinde Orta Asya Devletleri’ni de içine alan bir birlik oluşmasından hep çekinmişlerdir.

1879’da vefat eden Şir Ali’nin yerine Yakup Han geçtiyse de, kısa bir süre sonra Afganistan’ın hakimiyetini Abdurrahman Han ele geçirmiştir. 1901’de vefat eden Abdurrahman Han zamanında İkinci İngiliz-Afgan savaşıyaşanmıştır (1878-1880). Bu savaş sonunda ülke, büyük çapta harap olmuş ve millî birlik zayıflamıştır. Afganistan’ın içinde bulunduğu bu olumsuz şartları fırsat bilen Ruslar, 1881’de Türkmenistan’ı işgal etmiş ve böylece de Afganistan ile komşu olmuşlardır. 1901’de başa geçen Habibullah Han, 1919’da ölünce yerine Emanullah Han geçti. Emanullah Han, Hindistan’daki İngiliz valiye bir mektup göndererek Afganistan’ın bağımsız bir devlet olduğunu ve İngiltere ile iyi ilişkiler kurmak istediğini iletmiştir.

İngiltere ise Afganistan bağımsızlığını kabul edip-etmemekte tereddüt etmiştir. Bu durum ilişkilerin gerginleşmesine ve Üçüncü İngiliz-Afgan Savaşı’nın başlamasına sebep olmuştur (1919). Bu savaşta başarı elde edemeyen İngilizler, 8 Ağustos 1919’da yapılan anlaşma ile Afganistan’ın bağımsızlığını tanımıştır.

Sovyet-Afgan Savaşı[değiştir | kaynağı değiştir]

Sovyetler Birliği, 1979’da Afganistandaki Marksist hükümetin isteğiyle işgal etmiş ve kendi denetiminde bir sosyalist Afgan yönetimi kurdurmuştur. Buna tepki gösteren yerel güçler, Batı ülkelerinin de desteğiyle SSCB’ye karşı bir silahlı mücadele başlatmışlar ve pek çok bölgede egemenlik sağlayacak düzeyde başarı göstermişlerdir. Tüm bu yıpratıcı mücadele SSCB’nin içinde bulunduğu zor ekonomik durumu daha da ağırlaştırmış ve SSCB’nin dağılmasıyla sonuçlanacak olaylara büyük bir etki yapmıştı.

ABD ve Koalisyon İşgali[değiştir | kaynağı değiştir]

Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak ilan edilen el-Kaide’nin bu bölgede yerleştiği iddiaları, Taliban rejiminin bu olaya müdahale etmemesi ve kaynak sağladığı iddiasıyla ABD ve koalisyon güçleri tarafından işgal edilmiş ve Taliban yönetimden uzaklaştırılmıştır.

Coğrafya[değiştir | kaynağı değiştir]

Topoğrafya Haritası

Afganistan genellikle engebeli bir araziye sahiptir. Ülkenin doğusundan içlerine uzanan ve himalaya dağlarının bir uzantısı olan Hindukuş Dağları, güneyindeki Çağay Dağlarıve kuzeydeki Pamir Dağları ülkenin başlıca yükseltileridir.Ülkenin en yüksek noktası Hindukuş Dağları’ndaki 7492 m. ile Nowşak tepesidir. Ülkenin güneybatısı ve batısı dağlık değildir. Ancak fazla akarsu kaynağı olmaması nedeniyle tarım yapılamaz. Ülkede başlıca Amu Derya, Helmend, Farahrud, Murgap ve Herirud nehirleri vardır.

Nüfus Yapısı[değiştir | kaynağı değiştir]

Kâbil

Afganistan’ın nüfusu 2011 Temmuz ayı verilerine göre) 29.835.392 kişidir.[5] Nüfusun %44,6’sını 0-14 yaş grubu oluşturmaktadır (erkek 7.095.117/kadın 6.763.759). 15-64 yaş aralığı ise nüfusun %52,9’unu oluşturmaktadır (erkek 8.436.716/kadın 8.008.463). 65 yaş ve üzeri ise %2,4 gibi bir orana sahiptir (erkek 366.642/kadın 386.300).[kaynak belirtilmeli] Oldukça genç bir nüfusa sahip olan Afganistan’da bebek ölüm oranı her 1000 bebekten 160,23 ölüm şeklinde gerçekleşmektedir. Ortalama çocuk sayısı her 1 kadına 6,69 çocuk şeklindedir. Nüfus artış oranı %2,67 olan Afganistan’da mülteci nüfusu da önemli bir oran teşkil eder. Her 1000 kişiden 23,06’sı mülteci statüsündedir. Bu oran İran mültecilerini de kapsamaktadır. Ortalama yaş (ömür) beklentisi erkeklerde 43,16 yıl, kadınlarda 43,53 yıl ve ortalama 43,34 yıl olarak gerçekleşmektedir.[kaynak belirtilmeli]

HIV/AIDS – hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı %0,01 olarak gerçekleşmiştir.

Afganistan’da nüfusun %44,6’sını 0-14 yaş grubu oluşturmaktadır. Ortalama çocuk sayısı her 1 kadına 6,69 çocuk şeklindedir. Kâbil, Afganistan’da çocuklar.

Yüzölçümü yaklaşık Fransa kadar olan Afganistan’ı Hindukuş ve Pamir sıradağı zincirleri kuzey ve güney olmak üzere iki bölüme ayırır. 1979’da, Sovyet-Afgan Savaşı öncesi yaklaşık 15 milyon nüfusu bulunan Afganistan’ın 2006 itibarıyla tahmini nüfusu 30 milyon’dur.[kaynak belirtilmeli]

Başkent Kabil ülkenin en büyük kentidir; diğer önemli kentler batıda Herat, güneyde Kandahar ve kuzeyde Mezar-ı Şerif’tir. Yerel ve ulusal düzeyde bütünleşmenin zayıf olduğu Afganistan’da coğrafi engellerin yanında toplumsal hayatın da büyük sorunları vardır. Okuma yazma oranı yüzde 10 civarında olan Afganistan fert başına düşen gelir bakımından da dünyanın en yoksul ülkeleri arasındadır.

Etnik Gruplar[değiştir | kaynağı değiştir]

Afganistanda Etnik Gruplar (2005)

2013 itibarıyla Peştun: %42, Tacik: %33, Türk: %12, Hazaralar:%9, Aymak: %4, Beluç: %2, Diğer: %4.[6]

Afganistan’daki Türk halkları genelde Afganistan Özbekleri ve Afganistan Türkmenleri’nden ibarettir. Bunun dışında az da olsa Pamirbölgesinde Kırgızlar da vardır. Rus savaşı esnasında Pamir bölgesindeki Kırgızların büyük kısmı Türkiye’nin Van İline yerleştirilmiş ve yaşadıkları köye Ulupamir ismi verilmiştir. Bölgede hayvancılık ve koruculuk yapmaktadırlar.[7]

Afganistan’daki Türkler, Türkiye’den gidip Afganistan’a yerleşen Türkler’e verilen genel bir addır. Türkiye’den Afganistan’a genellikle işçi göçü olmuştur. Ülkedeki toplam Türk nüfus 4,500 civarıdır. Ülkeye göç ABD tarafından işgal edildikten sonra durma noktasına gelmiştir.

Din[değiştir | kaynağı değiştir]

Halkın %99’u Müslüman’dır. Bunların %80’i Sünni, %19’u Şii Müslümandır. %1’i ise diğer dinlere mensuptur.[8][9]

Ekonomi[değiştir | kaynağı değiştir]

Geleneksel kıyafetleriyle Afgan okul çocukları

Afganistan, kara ile çevrili bir ülkedir, ekonomisi tarıma ve hayvancılığa (koyun ve keçi yetiştirmeye) bağlıdır. 15 milyonluk çalışabilir nüfusa sahiptir. İşgücünün sektörlere göre dağılımında tarım %80, endüstri %10, hizmetler sektörü ise yine %10’luk bir paya sahiptir. Endüstri ağırlıklı olarak küçük çapta tekstil, sabun, mobilya, ayakkabı, gübre, çimento; el yapımı halılar; doğal gaz, yağ, kömür, bakır işletmelerine dayanmaktadır.

Afganistan çok zengin bakır rezervine sahiptir.[10]

Elektrik üretimi 905 milyon kWh olarak gerçekleşmektedir. Buna istinaden tüketim 1.042 milyar kWh olmuştur. Hiç elektrik ihracatı yapamayan Afganistan, 200 milyon kWh elektrik ithalâtı yapmaktadır. Tarım ve hayvancılık ürünleri, haşhaş, buğday, meyveler, fındık; yün ve deridir. İhracat tutarı 2005’te 471 milyon$ olarak gerçekleşmiştir. İhracat ürünleri, haşhaş, meyve ve fındık, el yapımı halılar, yün, pamuk, deri, değerli taş ve mücevherlerdir. İhracat ortakları ise Pakistan, İran, Almanya, Hindistan, Birleşmiş Krallıklar, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti’dir. İthalat tutarı, 2005 verileriyle $3.87 milyar dolar olan Afganistan’ın ithalât ürünleri yabancı sermaye, yiyecek ve petrol ürünleri, çok sayıda tüketim malıdır. İthalat ortakları ise Pakistan, İran, Japonya, Singapur, Hindistan, Güney Kore ve Almanya’dır. Para birimi Afgani’dir ve uluslararası ISO kodu “AFA”dır.

Ulaşım ve Taşımacılık[değiştir | kaynağı değiştir]

Demiryollarının toplam uzunluğu 24.6 km, karayolları 42150 km (bunun 12,350 km si asfalt, geri kalanı yani 29,800 km si stabilize yoldur), su yolları 1,200 km dir. Ülkede boru hatlarının toplam uzunluğu 466 km dir. 51 adet havaalanı bulunan Afganistan’ın en büyük havalalanı Kabil Uluslararası Havaalanı’dır. 11 adet helikopter alanı mevcuttur.

Eğitim[değiştir | kaynağı değiştir]

Gardez şehri yakınında bulunan Bamozai ilköğretim okulunun kız sınıfında oturan kız çocukları. Okulun binası yoktur ve dersler açıkhavada bostanın gölgesinde yapılmaktadır. (Paktiya Vilayeti, Afganistan, 2007)

Afganistan eğitim sistemi 6+3+3 şeklinde bir kademelendirme üzerinde şekillenmiştir. Buna ilişkin olarak okul öncesi eğitim ile başlayan süreç (0-3 yaş ve 4-6 yaş iki aşamalıdır), 6 yıllık bir genel öğretim sistemi ile devam etmektedir. Bu aynı zamanda genel okur yazarlık kursları ile de desteklenmektedir. 6. sınıf sonrasında ise ikili bir ayrım ile din eğitimi ağırlıklı ortaokullar ve genel eğitim müfredatını benimsemiş ortaokullarda eğitim verilmektedir. Son aşama olan liseler ise 3 farklı bölümden oluşmaktadır. Bu noktada bir anlamda branş eğitimi almakta olan öğrenciler, öğretmenlik, teknik meslek liseleri ve sosyal bilimler-fen bilimleri ağırlıklı liselerde öğrenim görebilmektedirler. Bundan sonra ise branşlarına ilişkin yüksek öğrenim kurumlarına devam etmektedirler.

Afganistan’da eğitim alanında kadın ve erkek arasında herhangi bir ayrım yapılmamıştır. Her Afgan vatandaşı eğitim hakkından yararlanmada eşit haklara sahiptir. Her 7 yaşına gelen her çocuk devlet okullarından parasız yararlanma hakkına sahiptir. Afganistan Anayasası 43. maddesine göre, devlet okulları parasızdır ve ilköğretim zorunludur. Ancak Afganistan’ın uzun yıllar süren işgallere maruz kalması ve ülkenin içinde bulunduğu siyasi, ekonomik açmazlar eğitim sistemini de olumsuz etkilemiştir. Ülkede 2005 yılı verilerine göre 5 milyona yakın çocuk okullarda eğitim görmüştür. Ancak okullaşma oranındaki düşüklük, öğretmen ve kırtasiye yetersizliği gibi nedenlerden ötürü istenilen verim alınamamaktadır. Buna rağmen 2003 yılında 8.500 çadırda 25.000 civarında öğrenci, bu çadırlarda verilen eğitim hizmetinden yararlanmıştır.[11]

İdari yapı[değiştir | kaynağı değiştir]

Ülke 34 ile ayrılmıştır. Bu iller de kendi içinde volasvaleyi (Peştuca: ولسوالۍ) adı verilen 398 ilçeye ayrılmıştır. Afganistan’ın illeri aşağıdaki haritada numaralandırılmış olarak gösterilmiştir.

Afghanistan provinces numbered.png
  • 1 Badahşan
  • 2 Badgis
  • 3 Baglan
  • 4 Belh
  • 5 Bamyan
  • 6 Daykundi
  • 7 Ferah
  • 8 Faryab
  • 9 Gazni
  • 10 Gur
  • 11 Helmand
  • 12 Herat
  • 13 Cüzcan
  • 14 Kâbil
  • 15 Kandehar
  • 16 Kapisa
  • 17 Host
  • 18 Kunar
  • 19 Kunduz
  • 20 Lagman
  • 21 Lovgar
  • 22 Nangarhar
  • 23 Nimruz
  • 24 Nuristan
  • 25 Uruzgan
  • 26 Paktiya
  • 27 Paktika
  • 28 Pençşir
  • 29 Parvan
  • 30 Samangan
  • 31 Sar-i Pol
  • 32 Tahar
  • 33 Vardak
  • 34 Zabul

Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

  1. ^ Central Statistics Organization of Afghanistan: Statistical Yearbook 2012-2013: Area and administrative Population
  2. ^ “The World Factbook: Afghanistan”. 6 Kasım 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2014.
  3. ^ a b c d “Afghanistan”. Uluslararası Para Fonu. 6 Kasım 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Nisan 2014.
  4. ^ http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/february/15/newsid_4160000/4160827.stm
  5. ^ DEİK Afganistan Ülke Bülteni Yayın tarihi: Haziran 2011
  6. ^ Afgan Etnik Gruplar: Kısa Bir İnceleme Erişim Tarihi: 17.05.2012 (İngilizce)
  7. ^ Sürgün Sosyolojisi Bağlamında Uygulamalı ve Kıyaslamalı Bir Çözümleme Erişim Tarihi: 17.05.2012
  8. ^ Dünya Dinleri Erişim Tarihi: 17.05.2012
  9. ^ Afganistan Genel Dinleyicisi Erişim Tarihi: 17.05.2012 (İngilizce)
  10. ^ Afganistan Mineralleri Erişim Tarihi: 17.05.2012 (İngilizce)
  11. ^ Afganistan Eğitim Sisteminin İncelenmesi Yayıncı: Fırat Üniversitesi, Erişim Tarihi: 03.01.2010