MESK İl Başkanı Kaya: Din Görevlilerimize dil uzatmak kimsenin haddi değildir!

Ülkemizin Laiklik teraneleri ile yarım asır boyunca çok sert yönetilip insanımızın dinden uzak tutulduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, eskiden camilere İmam-Hatipler atansa da lise mezunu olup, yeterince bilgiye sahip kimseler değildi. Dolayısıyla insanımız yeterince DİN hakkında bilgi sahibi olamıyordu.

DİN GÖREVLİLERİ İYİ YETİŞİYOR

Son yıllarda birçok imam/müezzin ya İlahiyat mezunu, ya Hafız, ya da en azında Yüksek Okul mezunu ve Hizmet içi seminer ve kurslarla her geçen gün daha da mesleki açıdan nitelikli eleman durumuna geliyorlar.

Özellikle, Yazıcıoğlu döneminden başlayıp, Bardakoğlu ile devam eden, Görmez hocanın döneminde olgunlaşan ve Erbaş hocamızın döneminde o düzeyde durumunu koruyan Diyanet, her geçen gün daha da iyiye gidiyor diye düşünüyoruz.

BEŞ VAKİT EZAN İÇİN DİN GÖREVLİLERİMİZE MÜTEŞEKKİRİZ.

Bu kısmi sokağa çıkma yasağı sürecinin olduğu günlerde dahi başta sabah ezanı olmak üzere beş vakit ezan ile ruhumuzu okşayan ve camilerimizi ferdi ibadete açık bırakan Din görevlilerimize minnettarız.

40 yılı aşkındır tanıdığım bu toplumun en hayırlı kitlesi Din görevlileridir. Tabi ki aralarında sıkıntılı insanlar da çıka bilir, ama meslek olarak en düşük oranda sakıncalı zevat barındırdığına inanıyoruz.

BİZE DUA EDİYORLAR

Başta cemaatine, ikamet ettiği yerin sakinlerine, şehrine, bölgesine, ülkesine, İslam dünyasına ve insanlık âlemine dua eden bu hayır grubu hakkında ileri geri konuşmaya kimsenin hakkı yoktur!

İRŞAD YAPMALARINI BEKLİYORUZ

Bu muhterem din görevlilerinin emri bil maruf nehyi anil münker(İyiliği emretmek, kötülükten men etmek) adına kendine bir plan yapıp birer mümin edası ile halkımızı Din ve Ahlak hakkında aydınlatma çalışmalarını bekliyoruz.

Kendilerine başarılar diler, onlar hakkında bahusus sosyal medyada ileri geri konuşan kimseleri kınıyoruz.

Kamuoyuna saygılarımızla.

Eyüphan Kaya

Diyarbakır Memur ve Emekli Sendikaları Konfederasyonu(MESK) il başkanı

Şimdi İman Etme Zamanı!

Sevgili dostlar İslam’ın hoş sedası günümüze kadar gelmiş ama geleneksel olarak gelmiş, ilmen ve imanen gelmemiş.

Anne babamızdan Müslüman bir aile çocuğu olarak dünyaya gelmişiz, yüzyıllardan  beri gelen ve her asırda biraz daha özelliğini kaybeden buruşuk kültüre İman demişiz, İslam demişiz.

Tabi buna sebep olan asıl unsurlardan biri laik eğitim sistemi ve ladini yönetim biçimi olmuştur.

Din ve Ahlak Bilgisi dersi, dinleri basitçe anlatmış, bilgi düzeyinde dahi yetersiz tanıtmıştır. Öğretmenken, öğretmen yokluğundan dolayı bu derse giren biri olarak söylüyorum, öyle bir ders ki örtünen bir anne  profili fotoğrafı bile örnek ailede yoktu.

Bu toplumu asırlarca bir arada tutan din kavramını hayattan uzaklaştırınca toplumun dengesi bozuldu. Hele bir geriye doğru gidin ne JİTEM ne PKK içinde Allah’a inanan kimseyi bulabilecek misiniz?

30 Mart 2012 tarihinde Meclisin eliyle Eğitim Sistemimiz biraz özgürlüğüne kavuştu ama bu yeni nesil ne zaman imdadımıza yetişecek orasını bilemem.

2015 yılında Osmanlıca dersinin tanıtımını yapmak için birkaç görevli okulumuza gelmişti. “Kimler Kur’an-ı Kerim okumasını biliyor?” diye bir soru sordu. Salondakilerin hemen hemen %60-70’i elini kaldırdı. İçimde bir ferahlık oluştu. Allah’ın kelamını okuyan bir insanın zaman içinde olgunlaşmasıyla iyi bir vatandaş olabileceği kanaatini taşıyorum.

Tabi eskiden okuyup, biraz para gördükten sonra zındıklaşan kimseler de yok değil.

Yazımın başlığı size tuhaf gelmesin, arkadaşlar toplum olarak geleneksel Müslüman olduğumuz için sağlıklı bir imana sahip değiliz. Üstelik sağlıklı bir imana sahip olanları dahi yüce Allah uyarıyor “Ya eyyuhellezine amenu aminu(Ey iman edenler iman ediniz)” ayeti kerimesiyle.

Yani ben iman ettim, artık benim işim tamam demek doğru değildir. “Gün olur kişi evden mümin olarak çıkar, kâfir olarak döner” diyor Hz.Peygamber aleyhisselat vesselam.

O zaman hayatın içindeki rolümüz ne olursa olsun, kendimizi bir “check up” yapalım acaba iman açısından ne durumdayız diye.

Yakın zamanda bir Miraç gecesini ihya ettik. Miracın bize iki hediyesi var; biri İslam’ın temel rüknü olan beş vakit namaz, diğeri ise Bakara suresinin son ayetleri, ki orada imanın esasları mevcuttur.

“Peygamber ve onlara inananlar kendisine Rabbından indirilenlere inanırlar;

Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Peygamberlerine inanırlar ve peygamberler arasına ayırım yapmazlar ve derler ki, duyduk ve itaat etik, ya Rebbi bizi mağfiret et, dönüş sanadır.” dua ile devam ediyor. Konumuz iman olduğu için bu kısmı bize lazım.

Günümüz insanı Bilim, Fen ve Teknolojiye tapar duruma düşmüş, hani bu tür bilgiler dünya hayatını konforlu duruma getirirler ya. Unutmayalım bu alandaki bilgilerle insan manevi bir rütbe kazanmaz, bu tür çalışmalar dünyaya hizmet ediyor ve dünyada kalıyor. Ancak Allah rızası için çalışan kimseler için âdeti ibadete dönüşür.

Asıl insanı değerli kılan İman’dır ve onun tezahürü olan İslam’dır.

Şimdi kendimizi bir yoklayalım, İmanî açıdan düzeyimizi Kur’anî ölçülere bir vuralım.

Allah’a iman nedir?

Meleklere iman nedir?

Kitaplara iman nedir?

Peygamberlere iman nedir?

Sokaklarımızı temizleyen muhterem bir çöpçüden tutun, devlet başkanına kadar hayatın içindeki rolümüz ne olursa olsun kendimizi yoklayalım.

İman hayatımıza ne kadar yansıyor? sorusunu kendimize soralım.

İlginç bir örnek vermek istiyorum.

Malumunuz Nikah kıyılırken iki adil şahide ihtiyaç var. Hanefî fıkhı hariç Hambelî, Malikî, Şafiî mezheplerinde namaz kılmayan birinin şahitliği kabul olmuyor.

Yani, Namaz kılmayan bir Bakanı,

Namaz kılmayan bir Milletvekilini,

Namaz kılmayan bir Profesörü,

Namaz kılmayan bir Generali,

Namaz kılmayan bir Holding sahibi,

İslam hukuku karşısında adamdan sayılmıyor, şahit olarak kabul olmuyor.

Yani Allah’ın, kullarına bakışı farklıdır. Malum bu dünyada kişi ya Üniformasıyla ya da Mesleki Kimliğiyle tanınıyor ama bu ikisi de mezara gitmiyor. Namazı kılınırken “er kişi niyetine” deniliyor.

Diyeceksiniz ki kadınlardan niye bahsetmiyorsunuz? Şaka bir yana %3-5 ailesiz düzen yaşamı tercih eden, feministlerin oyununa gelen kadınlar dışında tüm kadınların cennetlik olduğuna inanıyorum. Hadisi şerifin ifadesiyle Namazını kılan ve Eşine ihanet etmeyen her kadın cennetliktir.

Buna göre hesabımızı yapalım, daha fırsat elimizdeyken tövbe istiğfar edelim.

Unutmayalım namaz bir açıdan oruca benziyor nasıl ki akşam ezanına 10 dakika kala bir şey yer, içerseniz o günün orucu gidiyorsa iman da öyle, sekerat-ı mevte kadar imanınızı muhafaza etmeniz lazımdır.

Ne mutlu mümin olana deyip, şimdi iman etme zamanı diyorum.

Allah imanla yaşamayı ve imanla ölmeyi cümlemize nasip etsin.

Tercihli Ders Sayısı Üç Olsun

Birkaç yıl önce Alman eğitimi hakkında bilgim olmuştu. 9 yıllık mecburi eğitim sürecinde her yıl dört ders mecburi ortak dersler, diğer dersler ise tercihen isteğe bağlıdır.

Nedir bu dört ders;

*Alman dili,

*Alman dini,

*Alman tarihi,

*Alman kültürü,

Düşünün 9 yıl boyunca bu ortak dersleri alan Alman gençleri Mecburi Eğitimini tamamladıktan sonra bir araya geldiklerinde ne kadar benzer bir bilgi birikimi ve olgunlaşmış şahsiyete sahip olurlar.

Hakikati söylersek yakın zamana kadar ülkemizde Talim Terbiye Kurulu bu derslerle hiç barışık değildi.

Son yıllarda yapılan bazı iyileştirmelere rağmen hâla Latin alfabesi kelimelerin, kelimeler de cümlelerin canına okuyor.

30 Mart 2012 günü Meclisin eliyle 4+4+4 sisteminin getirilmesiyle birlikte, *Kur’anı Kerim,

*Siyerünnebi,

*Kürtçe/Zazaca gibi diller tercihli ders haline getirildi.

Ancak burada bir sıkıntı var, öğrenci bu üç dersten sadece iki tanesini tercih edebiliyor. Biri diğerinden önemli bu derslerin iki tanesini tercih etmek durumunda kalınca da Kur’an-ı Kerim ve Siyerünnebi derslerine öncelik veriliyor. Bu beraberinde bir sorun daha getiriyor, bu derslerde öğretmen ihtiyacı yok diye bildirilince Artuklu üniversitesinde Kürtçe üzerinde yüksek lisans yapıp atama bekleyen binden fazla öğretmen adayından bir ya da iki atama oluyor.

Ayrıca bir sıkıntı daha var; Kürtçe/Zazaca Latince harfleri ile öğretiliyor, bu da ayrı bir yanlışlık. Bu dilleri aslında Osmanlıca alfabesiyle öğretmek lazım. Çünkü Latin harfleri Kürtçe/Zazaca gibi dilleri karşılayamıyor. Üstelik Kürtçe/Zazaca yazılan eserler de  Osmanlıca yazılmıştır.

Ahmedi Xani’nin Mem u zini,

Melayi Cizirinin Divanı,

Şeyh Abdurrahman’ın Durretünneim eseri,

Ahmedi Xasi ve Maleyi Batehi’nin yazdıkları Mevlüd Osmanlıca yazılmıştır.

Dolayısıyla Latin harfleri ile öğrenilen Kürtçe/Zazaca bu eserlerin okunmasına imkan vermemektedir.

Asılında tüm Müslüman çocuklarına Kur’anı Kerim, Siyerünnebi ve Osmanlıca zorunlu hale getirilmeli. Kürtçe/Zazaca tercihli ders olmalıdır.

Toplum ve tarihle barışık olmak istiyorsan bunlar gerekli şeylerdir.

Bu haliyle, üç seçmeli dersten ikisinin tercih edilebilmesi iki kesim açısından amaçlarına göre sıkıntı oluşuyor.

Çocuğum dindar yetişsin diyerek Kürtçe/Zazaca tercih etmeyenler, sözüm ona Kürtçeyi önemseyip diğer iki mukaddes dersleri önemsiz görenler. Yani solcu geçinenler.

Halbuki seçmeli ders sayısı üçe çıkarılırsa, ya da tercih yılları değişirse bu sorun da kendiliğinden ortadan kalkmış olacak diye düşünüyorum.

Diyorum ki, gelin şu 12 yıllık mecburi etiğimi ülkenin birlik beraberliğine, huzur ve mutluluğuna, şahsiyetli insanın yetişmesine hizmet edecek tarzda verimli hale getirelim.

Alman 9 yıl boyunca verdiği eğitimle Alman gibi Alman yetiştiriyorsa biz de o düzeyde, belki daha fazla güçlü, şahsiyetli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yetiştirelim.

Zaman akıp gidiyor, sorunlarımız zamanın içinde yüzüyor. Gelin zamanı iyi değerlendirelim, sorunlarımız zaman içinde boğulup/gark olsun biz de onlardan kurtulup, önümüze bakalım.

Ne dersiniz?

Bir Gün Aniden Gitmek var!

Bu günkü yazımızda bir az da nefsimize hitap edelim, aslında en önemli mevzu budur, gerisi fasa fiso!

Ey nefis! Mahşer gününü ne kadar düşünüyorsun?

Öyle bir gün ki icmali imanın iki şartından biridir. Yani imanın özeti Allah’a ve Ahiret gününe imandır. Çünkü İmanın diğer şartlarını bu iki şart barındırıyor.

*Meleklere iman,

*Kitaplara iman,

*Peygamberlere iman,

*Kadere iman,

Allah’a ve Ahiret gününe imanda mündemiçtir.

Gel gör ki, Kıyamet gününe iman konusunda sıkıntın varsa Ey nefsim!, bu iman şartlarına inandığını söylesen de kuru bir inançtan ibaret kalır.

124 bin Peygamberin ve 313 Resulün haber verdiği Kıyamet günü, geldiği zaman defterin açılacak ve mükellefiyet yaşından ölümüne kadar yaptıkların/söylediklerin; hayır ve şer hepsi karşına çıkarılacak.

Onun için Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler imanınızı tazeleyin.”  Diyor. Yani gaflete düşme ve mahşer gününün hesabını yap, diyor.

Bu şuur ile yaşayabilmek için öncelikle ve özellikle Rüku/Secde ehli olanlardan olman gerekiyor.

Günde beş vakit namazını hakkıyla eda edip, iki namaz arasını ona yakışır bir halle geçirilmesi gerekiyor.

Yani, Ey Nefsim!

*Yalan söylemeyeceksin,

*İftira etmeyeceksin,

*Zina, Kumar, Tefecilik gibi adi fiilleri yapmayacaksın,

*Kibir ve gurur taşımayacaksın,

*Zulüm etmeyeceksin,

*Anne Babasına sahip çıkıp, akrabasını sevip sayacaksın,

*Sabredip, şükredenlerden olacaksın,

*Herhangi bir durum karşısında her türlü müeyyideden çok “Rabbim/Yaradanım ne der?”  sorusunu kendine soracaksın.

*Bu şekilde âdetini ibadete çevirerek, yaratılış amacının doğrultusunda yaşayıp, her geçen gün manevi rütbene değer katarak yaşamalısın.

İnan bu duygular içinde yaşamak seni daha bir mutlu ve müreffeh kılacak. Tövbe ve istiğfara devam edip günahların affına çalışmalısın.

Ey Nefsin! Unutma ki, Bir Gün Aniden Gitmek var! dönüşü olmayan bu yolculuğa eli boş gidersen vay haline!

Onun için “Bu gün Allah için ne yaptın ey nefsim?” sorusunu kendime sorup, bu yazıyı yazdım.

Corona virüsün Kara Kuvvetleri eski komutanı Aytaç Yalman’ın ölümüne sebep vermesi, ben benim diyen nefsimle bu muhasebeyi yapmaya beni sevk etti. O kadar korunaklı, disiplinli bir yaşama sahip olmasıyla birlikte kendini koruyamadı.

Sizin de nefsinizi hesaba çekmeniz dileğiyle, tabi keyfi hayatınıza devam tercihi de sizin, ama hesap gününün olduğunu ve o gün amel defterimizin ya sağ elimize, ya da sol elimize verileceğini unutmayalım.

Allah iyilerimizi daha iyi, Fasık(aşırı günahkar) insanlarımızı da ıslah etsin diyelim, amin demeniz dileğiyle.

Miraç Kandiliniz hayra,  berekete, ibret almaya ve tefekküre vesile olmasını diliyorum.

Unutmayın ki; Miraç hadisesi kendi başına bir mucize olmakla birlikte, Namaz o gecede farz olmuş, genellikle İmam-Hatiplerin Yatsı namazı sonrası okudukları “Ameneerresulu..” aşrı şerifi o gece nazil olmuş. Manasını gözden  geçirmek dileğiyle.

Corona Virüs Bir Musibettir

Ah şu insanlık, şu insanlık alemi var ya!

Sanki her işini hal etti de; Allah’ın yeryüzünde müdahalesi olmalı mı olmamalı mı? Var mı yok mu derdine düşmüş.

Halbuki insanlık tarihi bir az göz önünde bulundurursa, tarihinin her aşamasında iki taraf var, bir de arada olanlar. Tabi münafıkları adamdan saymazsak.

Bir kısım insanlar Peygamberlerin izini/yolunu takip ederken, diğer bir kısmı kerameti kendinden menkul; “ben ne desem o olur” derdine düşmüşler.

Basiretleri kapanmış, her şeyi maddi nedenlere bağlıyor, kendinde bir suç bulmamaya gayret ediyorlar.

Gözle görülmeyecek, elle tutulmayacak bir canlı Cin’den yola çıktı dünyanın titretirken bu muvazzaf canlı, ama aklı ve iradesi olamayan mikroskobik varlık kimden talimat aldı,  neden Çin’den başladı pek düşünen yok.

Çin’in haddini aşan bazı vasıflarını unutmayalım.

1-Tanırı tanımazlık had safhada

2-Aile ve akraba kavramı yok,

3-Yemede, içmede helal haram tanımıyor,

4-Zulümde aşırılık,

5-İnsana yapılan muamele çok adice,

“Bizi hiç kimse durduramaz” diyen Çin lideri artık ne yapacağını bilemez duruma gelmişti.

Kardeşlerim Allah Kainatın sahibidir, fezaya baktığımız zaman gözle görülen/görülmeye, canlı cansız ne varsa tamamı Allah’ın mülkü olup, emrine amadedir. Sadece İnsana kısmi bir hürriyet vermiş.

İnsanın doğumu da ölümü de elinde değil, ama bu iki vaka arasındaki zamanda yaptıklarından hesaba çekilecektir.

*Peygamberimizin doğumundan sadece 50 gün önce Beytüllah’a fil orusu ile saldırmaya gelen Ebrehe ve askerini Ebabil kuşları ile öldüren Allah,

*Nemrutu sivrisinek ile öldüren Allah,

*Firavun’u yarılan denizde askerleriyle birlikte gark eden Allah…

İstediği zaman istediği belayı yaratır, insanlığı tedip eder. Bu virüs böyle bir şey galiba.

Tabi bazen gelen azap, hak eden ve etmeyeni birlikte etkiliyor. Çünkü bu fani dünyada kimin ne kadar insan olduğunu ancak ve sadece Allah biliyor.

Şimdi bizim ülkemize bakalım,

Allah neyi emretmişse, neyi yasaklamışsa yasalarımızda tersi mevcut maalesef!

Kumar, Faiz, Zina, Sarhoş edici meşrubatlar, kadınların sokak malı yapma çalışmaları, eşcinselliğe yasal imkân verme mücadeleleri, boşanma modası ve süresiz nafaka…

Laiklik adı altında İslam’a savaş açma ve 28 Şubat’ta bunu bil fiil yaparak halka ve Hakk’a meydan okumalar. Gençliğimizin işsiz, aşsız ve imansız bırakma çabaları her biri bir bela bir haksızlık “Gayertüllaha” dokunmayı gerektiren durum oluşmak üzere.

O zaman Türkiye virüsü oluşmadan;

*Kendimize gelelim,

*Özümüze dönelim,

*Çanakkale ruhu ile barışalım.

Bu virüs ile ilgili devlet adına alınan tedbirler için ilgili devlet erkanını bahusus Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı, bu uyarılara uyma konusunda hassasiyet gösteren vatandaşlarımızı, birlik beraberlik görüntüsünü veren siyasetçileri tebrik eder, sıhhat ve huzurları için dua ediyorum.

Allah cümlemizi bu ağır musibetten korusun. Hazreti Hamza Aslanlığı ve cengaverliği ile biliniyor, onun bir sözü var cesaret konusunda “Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmam” ama gel gör ki virüs görünmeyen bir canlı, buna karşı cesaret para etmiyor. Buna karşı tavsiye dilen korunma tedbirlerine uymanız dileğiyle.

NOT: Dışarıya az çıkıyoruz, toplu yerlere mecbur kalmadıkça gitmiyoruz, müsafaha(elle hoş geldin) , muanakadan(boyuna sarılma) uzak duruyoruz, dışarıdan gelir gelmez ellerimizi sabunla yıkıyoruz.

Vatandaşımı Yardıma Muhtaç Etme, Ey Devlet!

Bir vatandaş fakir yada miskin ise barınma ve gıda ihtiyacı asgari düzeyde devlet tarafında tedarik edilmelidir.Yani çalışmayacak durumdaysa ya da çalıştığı halde kazancı ile geçimi sağlanmıyorsa, ona kartı vermek devletin vazifesidir.

40 yıl önce belki komşuları tarafında bir şeyler paylaşılarak fakir ve miskinin ihtiyacı temin edilebiliyordu, ama bu gün artık o ucuz hayatta kalmamış, o merhamette.

Bir ara, köşemde geri kalmış bir devletin yedi vasfını yazmıştım, bunlardan biri de yardım kuruluşlarının fazla olmasıydı, yardım kuruluşlarının ellerinde koli paketleri ile fakirin kapısında boy göstermeleri devletin sosyal açıdan aczinin bir işaretidir.

Çünkü vatandaşın zaruri ihtiyaçların karşılanmaması sosyal devlet anlayışının yeterince gelişmediğine/oturmadığına işaretidir.

Bu asgari ihtiyaçları giderme sorunu ilgili birçok kurum ve kuruluşun aralarında bir havuz oluşturarak, orada toplanan ayni ve nakdi yardımlarla yapmaları lazımdır diye düşünüyorum.

Köyün muhtarı var, mahallenin ya da köyün bağlı olduğu Belediyeler var, sosyal yardımlaşma ve dayanışma var, aile sosyal politikalara var, yardım dernekleri var.

Bu kadar varlar içinde vatandaş hala yardım kolisine muhtaç ise vay o ilgililerin haline!

Ben geçen yerel seçimlerde Diyarbakır Sur ilçe belediye başkan aday adaylığına müracaat etmiştim, 40 maddelik bir hizmet paketim vardı. Bunlardan bir tanesi bu konuyla ilgiliydi.

Şunu vaat etmiştim; “ilçe sakinlerinin fakirlerini tespit edip hanede ikamet eden nüfus sayısına göre bir yıllık gıda ihtiyacını bir kalemde temin edeceğim”, diye söz vermiştim.

Bunun nasıl yapacağımı da izah etmiştim. Çünkü bu katkı yukarıda saydığım paydaşların dayanışma içinde çalışmasıyla rahatlıkla yapılabileceğine inanıyorum.

Geçende Diyarbakır’da “Muhtara Saati” toplantısına gittim. Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkan Vekili sıfatıyla son sözü şu oldu, “Muhtarlarım üç aylara girdik, önümüzde ramazanı şerif var, köyünüzdeki fakirleri, garip gurabaları sahiplenin, unutmayın onların sorumluluğu; size, valiliğe devlete aittir.” İşte ben de aslında böyle bir koordinasyonun olmasına işaret etmek istiyorum.

Böyle bir havuzdan muhtaçlara yardım yapılırsa;

1-Fakir/Muhtaç kendini güvende hisseder,

2-Şahıs olarak kimsenin minnetini taşımaz,

3-Devlet-Millet arasında manevi bir bağ oluşur,

4-Hali vakti normal bir vatandaş olan diğer vatandaşlara huzur gelir,

5-Devlet mekanizmasını yürüten kimselerin mesuliyeti kalkar, iyi işleyiş ve doğru çalışmadan ilgili yetkililer sevap kazanır.

Onun için diyorum ki; “Vatandaşımı Yardıma Muhtaç Etme, ey Devlet!”

Bu ülke 83 milyon insanındır. Herkes vatandaş olarak asgari ihtiyaçlarını bu devlet tarafından alır/almalıdır.

Olmuyor, olmuyor! Hala kimi yardım kuruluşları, yardım kolileri ile fakirin, miskinin kapısında çektikleri fotoğrafla sosyal medyaya paylaşımda bulunuyor. Ben bu yanlışa karşı sessiz kalamam.

Haydi ya Allah, zaman vatandaşa yönelme, onun rızasını arama zamanıdır.

Benden hatırlatması.

İSTİKLAL MARŞININ TAMAMI BİZİMDİR

Malum bir toplumun kendine has değerleri, milli değerleri olarak bilinir ve halk bu değerleri sahiplendikçe hayatta huzur bulur, devlet bu değerlere sahip çıkıldıkça vatandaş mutlu olur.

Hani ülkemizin Dini bayramları var, bir de Milli bayramları var. Dini bayramlar insanımızın manevi duygularına hitap ettiği için her geçen gün ilgi toplarken, Milli bayramlarımız bir ara halktan kopuk bir tarzda protokol havası içinde kutlanıyordu, hala da istenilen düzeyde kutlanmıyor.

Sanki bu ara “halkı bu bayramlara nasıl katabiliriz?” sorusunun cevabı yetkililer tarafından aranmaktadır, bu da hayra alamettir.

Malum Milli değerlerimizin başında İstiklal Marşı geliyor.

Rahmetli Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan ve TBMM tarafından kabul edilen bu hürriyet marşı, on kıta, 41 satır olup ilk iki kıtası bestelenmiş, icap ettiği yerde heyecanla okunurken, geriye kalan sekiz kıtası nadir okunuyor.

Aslında ilk sekiz satırın en heyecanlı satırı da son satır olup, “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” satırıdır. Çünkü bu satırdan olmazsa sadece bayrağa sesleniş maneviyattan yoksun olup, bir az yavan kalıyor.

Ben, “Anlatabilir miyim O’nu” başlıklı bir şiirle Mehmet Akif’i anlatırken iki beyitte şöyle yazmıştım.

“Yazmıştır Marşımızı kırk bir satır ile

Sekizi okunurken otuz üçünde çile,

Ruhumuzu yek etmiş ay yıldızlı bayrakta

Marşımız okunurken dinleniyor ayakta”

Demem o ki acaba diğer dörtlükleri de yerine göre okumamız uygun olmaz mı?

Şehitleri anarken İlk dörtlük ve “Şüheda…” dörtlüğü, Diyanette İlk dörtlük ve “Şu ezanlar ki…” dörtlüğü vb. Bazı kalıplaşmış merasim usullerini tabu haline getirip, tartışılmaz duruma getirmeyelim.

Ayrıca saygı duruşunu “Saygı duruşu ve tefekkür” ile anılarak şu anda okunan ancak ruhumuza yabancı gelen çalgı sesini “ney” sesi ile zenginleştirebiliriz kanaatindeyim.

“Şu bayrak ki rengi ecdadımızın kanı

Onu yüceltmezsek ne edelim bu canı”

Beytini yazan biri olarak bu hürriyet simgesi Bayrağa Türk bayrağı demenin de pek doğru olmadığını, bu bayrak Türkiye bayrağı olduğuna inanıyorum.

Diğer ülkelere bakın;

İran bayrağı,

Rusya bayrağı,

Amerikan bayrağı,

Azerbeycan bayrağı,

Çin bayrağı… dikkat ederseniz hepsi ait olduğu devlet adı ile anılırken bizim bayrağımızın da Türkiye bayrağı olarak anılmasında fayda mülahaza ediyorum.

Bu ülkenin birlik beraberliğini hedef edinen Mehmet Akif’in İstiklal Marşımızda Türk kavramına yer vermemesi gayet yerinde ve ders alınması gereken bir durumdur diye düşünüyorum.

Yetkili etkili kimselerin bu konuda kafa yormasını bekler hepinize hayırlı huzurlu bir hayat diliyor, Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyorum.

Daha müstakil günlere

Selam ve selametle kalın.

Diyarbakır’da Muhtar Saati

Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu Büyükşehir Belediyesine Başkan Vekili olarak görevlendirildikten sonra yönetim tarzına bazı yenilikler getirdi. Bunlardan biri de Muhtar saatidir. Bu önemli çalışmayı kamuoyu ile paylaşma adına bir defalığına da olsa gözlemci olarak katılmam gerekiyordu.

Tecrübem gereği 15 dakika önce gidip, toplantı öncesi katılımcıların nabzını yokladım, aralarında yaptıkları konuşmalara kulak misafiri oldum. Toplantıdan umut var oldukları kanaati bende hasıl oldu. Bazı konuşmalar sonucu alkışların da içten olduğuna şahit oldum.

Her hafta Çarşamba günleri saat 14:00-16:00 arası sadece Muhtarların alındığı mutat bir toplantı yapılıyor Diyarbakır’da. Bu şekilde İsteyen her muhtar direk/yüz yüze Valiyle görüşme imkânı buluyor, derdini dile getiriyor.

Tabi bu saatte hemen hemen tüm Daire Amirleri/Başkanları ya da onları temsilen bir yetkili hazır bulunuyor. Hemen çözülebilecek bir mevzu dile getirilirse aynı anda Vali bey talimat veriyor, konunun tarafı kimse ilgili yetkili ile buluşturuyor, soruna aynı anda müdahale ediliyor.

Valimiz ülkenin huzur ve sükuneti, birlik beraberliği için dua ettikten sonra gündemle ilgili konuşmaya başladı.

Özetle dedi ki, arkadaşlar, tarlaları toplulaştırmak için köylülerinizi ikna edin. Geçende bir parselin 600 hissedarı olduğu ortaya çıktı, Tarım il müdürlüğümüz bu parsele katkı veremez. Bu konuda köylülerinizi ikna etmeniz lazım. Bakın Eğil ilçesinin 8 km yolunu yaptık, orada bir mahalle ile uzlaşamadığımız için yol çalışması durmuş vaziyete.

Organik tarım konusunda, Koyun/Keçi yetiştiriciliği konusunda ciddi katkılar veriyoruz.Şimdiye kadar 10 MİLYON katkı verdik. Kimisi paraya ihtiyaç duyunca hayvanı sattı, kimisi de sahiplendi bire beş, bire yedi verim aldı. Mesela bir kooperatifimizin aracılığı ile alınan 150 hayvanı 1000 küsur sayıya çıkarmış. Bu konuda vatandaşlarımızı aydınlatmamız gerekiyor. İş-aş diyoruz buyur size imkan.

Ama ne yazık ki Kooperatif konusunda kötü bir geçmişi var ilimizin. Kooperatifçilik verimli yapılmamış.

Bakınız bir dekar tarlaya normal hububat ekip biçseniz masraflar hariç 250-350 lira kazandırırken, Badem dikip gerektiği gibi sahiplenirseniz yıllık 7000 lira kazanıyorsunuz. Böyle bir kazanç nerede görülmüş?

Ayrıca fidanın %70’i, Koyu kazmak için yada sulama masrafının %50’si, Etrafını tel örgü ile çevirseniz %50’sini devlet destek veriyor. Bu durumda bizim halkımızı aydınlatmamız lazım. Badem dikimi için herhangi bir özellik toprakta aranmıyor, her türlü toprakta badem yetişiyor. Daha ne olsun arkadaş, daha ne olsun.

Ayrıca toptan alış verişlerde, aldıkları katkının kolaylığı ile Kooperatiflerimizi canlı tutmamız lazım. Sizden istirhamım kurduğunuz kooperatifleri seçilen bir kaç kişilik yönetime bırakmayın. Aynı zamanda ilgilenin, katkı verin imkânlarından yararlanın. Hem alımlarda hem ürünlerinizi satmada size katkısı olur. Diyarbakır’da106 kooperatif var maalesef çoğu zarar ediyor,kuruluş  amacına hizmet etmediği için.

Daha sonra suru cevap faslında seviyeli bir diyalogun oluştuğu, bu müstesna toplantıda kimi Muhtar, köyü ile ilgili sorunlarını dile getirirken kimi muhtar da bir önceki toplantılarda dile getirdiği sorunlarının hal edildiğinden dolayı teşekkürlerini iletti. Hoş bir durum da, konuşan muhtarın köyü Earth Googlede ekrana geliyordu.

Bu kayda değer uygulamayı kamuoyu ile paylaşmayı vazife bildim. Tüm Belediye başkanlarına tavsiye ederim. Artık hiçbir muhtar “Ben Büyükşehir Belediye Başkan vekiline ulaşamıyorum” gibi bir şikâyette bulunamaz.

Çalışmalar ne kadar şeffaf ve paylaşılırsa o kadar güven ve huzur artar diye düşünüyorum.

Kimisi diyebilir ki, belediye niye bir Plan/Projeyi harekete geçirmiyor. Benim kanaatim o ki valiler kararnamesini bekliyor. Empati yapıyorum ben olsam aynı şey düşünürüm.

Elinde birçok Plan/Proje var. İnşallah en kısa zamanda burada kaldığı beli olur ve harekete geçer. Zaten ilkbaharın gelişi ile harekete geçmek bir anlamda elzemdir.

18.Muhtar Saatine katılmam konusunda bana kolaylık sağlayan Basın Müdürü Mustafa Çakmak beye de teşekkür ederim.

Hayırlı hizmetler diliyorum.

Mele Mustafa Adına Yakışır Bir Mücadele Verdi

PSK, PAK ve HAK-PAR’ın iştiraki ile Mele Mustafayı Berzani’nin hayatı üzerine Diyarbakır Ticaret ve Sanayi odasının konferans salonunda bir panel gerçekleşti.

Mele Mustafa’nın abisi Şeyh Abdüsselam-ı Berzani 1908 yılında Osmanlı İmparatorluğundan bazı taleplerde bulunmuştu, Osmanlı bunu başkaldırı olarak kabul edip, Şeyh Abdusselam ve arkadaşlarını idam edince Mele Mustafa aynı yolda mücadelesine devam etti.

Bu talepler, 7 tanesini yerel,  5 ulusal çapta olan taleplerdi. Okuyunca ne kadar masumane talepler olduğunu eminim siz de kabul edeceksiniz.

Tabi bu talepler günün Padişahına ulaştı mı, ulaşmadı mı? Divani Hümayunda ve Meclisi Mebu’sanda müzakere edil mi edilmedi mi? orasını bilemem.

Yerel talepler;

1-Mülkiyet hakkının kaldırılması,

2-Arazilerin çiftçilere tevziinin yapılması,

3-Tüm köylerde Mescitlerin yapılması

4-Adalet ve eşitlik alanında çalışmaların yapılması,

5-Başlık parasının kaldırılması,

6-Köy konseylerinin oluşturulması,

7-Yetkili etkili insanlar tüm aşiretlerden seçilmelidir.

Ulusal talepler;

1-Kürtçenin resmi dil olarak kabul edilmesi,

2-Eğitimin öğretimin Kürtçe ile yapılması,

3-Mülki amirlerde dahil tüm memurların Kürt’çe bilmeleri,

4-Şeriat Mahkemelerinin kurulması

5-Toplanan vergilerin bölgenin ihtiyaçlarına harcanması.

İnanın her bir maddesi üzerinde bir yazı yazılır. O günden bu yanı arada 112 yıl geçti ama hala da bu talepleri yerine getirecek bir yönetim ülkemizde dahi oluşmadı.

Yerel talepler;

1. ve 2. maddeyi ele aldığımız zaman o günün şartlarında ve hala da kimi Ağa/Bey bir, ya da birkaç köy sahibi çiftçiler de rençper düzeyinde çalışıyor. Bu doğru bir durum değildir. Tüm insanlar Allah’ın kulları ve mülk onudur, öyleyse dağılımı adil yapmak lazım. Başka türlü huzuru yakalamamız çok zor.

3., 5. ve 6.madde ise gayet makul talepler. Mescitlerin ibadetin yanı sıra istişare yeri olarak da çok amaçlı kullanılması, Köy konseyinin oluşturulup belli yetkiler ile desteklenmesi ve köyün buradan yönetilmesi gayet yerinde bir yönetim şeklidir. Başlık parasının kalkması da toplumsal huzurun bir gereğidir, evliliği kolaylaştırır. Üstelik Başlık Parası kız çocuklarını değerden düşürür.

4. ve 7.madde de devleti işleyişini kolaylaştırır diye düşünüyorum.

Ulusal taleplere gelince;

1. ve 2. maddeler hala da devlet mekanizmasının bir kusuru olarak çözüme kavuşmamış ve ne yazık ki bu konuda maddi manevi zayiatımız oluşmuştur.

3. maddede Mülki amirler halkın dil ve kültürünü tanıma talebi de gayet insani bir talep, bizim kuşak değil ama bizden öncekiler bunun kahrını çok çektiler.

5. madde yatırım ve hizmet açısında bölgeler arasında uçurum hala var. Zamanında bu ihmaller olmasaydı ülkemizin huzuru bir başka olurdu.

4.madde Şeriat mahkemeleri yerine; Alman, Fransız, İtalya ve Belçika’dan aldık o gün bu gündür bir türlü huzur bulamadık. İslami mahkemelerin nesi eksikti ki bu kabahat işlendi diye sormak sorgulamak lazım.

ğitim Fakültesinden bir alt devrem olan Sait Veroj arkadaşımı bu hakikatleri günümüze taşıdığı için tebrik ediyorum.

Daha önce de Mele Mustafa Berzani hakkında bazı yararlı şeyler duymuştum, ama bu arşiv bilgileri bana daha da huzur verdi.

Mesela Peşmergeye şöyle bir uyarısı var; “Bir gün namazı bıraktığımı görseniz artık arkamda gelmeyin”

Bir gün istihbaratı diyor ki; “Saddam’ın çok önemli bir komutanının yerini tespit ettik, uygun görseniz evi havaya uçuracağız” kendisi diyor ki “ondan başka o evde kimse var mı?”  “evet eşi ve çocukları da var”. Denilince, O da diyor ki “böyle bir saldırı yapsak bizim Saddam’dan ne farkımız kalıyor, eşi ve çocukları günahsız insanlardır, sakın ha!” diyerek müsaade etmiyor.

Şu anda da Anayasalarının ikinci maddesinde “çıkarılan yasalar Kur’an’ın özüne aykırı olamaz” deniliyor.

Kız ve erkek okulları ayrıdır.

Çarşı pazarda yabancı kız ve erkekler elele dolaşamazlar.

Allah hayra vesile kılsın. İnşallah bu yönetim her geçen gün olgunlaşır ve dünyaya örnek bir yönetim tarzı olarak model olur.

Bağımsızlık referandumu seçim pusulaları dört dille hazırlanmıştı.

Kendilerine başarılar diler, selam ve selametle kalın.

Bir Gencimiz Daha Vefat Etti

Akraba deyip geçmemek lazım, insanlar arasında kan bağı ile size daha yakın olan akrabaların, üzerinizde ekstradan bazı hakları vardır.

“Sıla-ı Rahim” kavramı akrabalıkla ilgili bir kavramdır. İslam akrabaları ziyaret etmeyi, varsa sorunları gidermek için çalışmayı, ihtiyaçları için çaba harcamayı emrediyor.

İhtiyaç denildiği zaman sadece maddi ihtiyaç akla gelmesin, kendisine değer verme, hal hatır sorma, manevî/ruhî hayatının tekamülü için katkıda bulunma da akrabalık görevleri arasındadır.

Akrabasını önemsemeyen kimselerin Allah’ın rahmetini de bulamayacağı vurgusu dinimizde yapılmıştır.

Yüce Allah, Peygamberimize tebliği konusunda yakın akrabalarından başla emrediyor. Bu dünyanın kazancı için akrabaya yardımcı olmak bir vazife ise ebedi hayatını kazandırmak için hayda hay yardımcı olmak, yol göstermek gerekir.

Gel gör ki toplumda bir yanda nemelazımlık düşüncesiyle oluşan duyarsızlık ve dünyanın çetrefilli hengamesi, insanı akraba ile ilgilenmeyi ihmale neden oluyor; ancak bu, akrabalık hukukunu ortadan kaldırmadığı gibi mesuliyeti de kaldırmıyor.

Maalesef öyle olmuş ki, geniş aile ve akrabalar ya düğünlerde bir araya geliyorlar ki o da gelmez olsalar, çünkü günümüz düğünleri komple günahlarla özdeşleşmiş, gavur taklidi şeklinde organize ediliyor, hatta daha aşırı bir vaziyet almış. Evlilik gibi hayırlı bir müessesenin temeli günahlar üzerinde inşa ediliyor.

Ya da taziyelerde bir araya gelinebiliyor. İşte bu hafta içinde öyle bir taziyemiz oldu. 24 yaşında üniversite son sınıfında okuyan genç bir akrabamız ne yazık ki otelin yüksek bir katından atlayarak intihar etti.

Defin sonrası Telkin okumak için hoca efendi müteveffanın ve annesinin adını bana sordu, ne yazık ki ikisinin de adını bilemedim, kendimden utandım, ne kadar ilgisiz/eksik ve olduğumu fark ettim.

Bu gencin intiharında, itikadında, ibadetinde kusur varsa bu günahın ortağı olduğumu hissettim.

Mescitte bir genç “Ben rahmetlinin abisiyim, dayı siz hangi camide imamsınız, bazen yanınıza gelmek istiyorum” demez mi ben bir daha kahroldum. “Yeğenim ben emekli öğretmenin, kabahat benim ki şimdiye kadar seninle tanışmamışım” dedim.

Bu beni eski yıllara götürdü, teyzemin çocuklarından biri hem yanlış bir iş yapmış, hem de bir hafta zarfında öldürülmüştü. Aslında ben o zaman da bu eksikliği fark etmiştim. Ya Yüce Allah onun hesabını bana sorarsa ne olacak halim diye.

Biz Mü’min/Müslüman isek hem akrabalarımızla, hem komşularımızla, hem toplumun diğer katmanları ile iletişim halinde olup, hak ve adalet adına, inanç ve amel adına onlara yol göstermeli rehberlik yapmalıyız. Bunu mümkünse ev ziyaretleri yaparak, değilse hususi “Aile günleri” düzenleyerek yapmalıyız diye düşünüyorum.

Bundan 15 yıl önce bir köyde aile büyüklerimizden biri vefat etmişti, ben bu aile günü kavramını dile getirdim. Saygın akrabalarımızdan Molla Muhammed Salim; “Yeğenim ilk destek benden güzel bir fikir.” demişti. Ama maalesef öyle bir imkanımız olmadı. Dua edin inşaallah en kısa zamanda böyle bir çalışmamız olsun. Birkaç yıl kardeşim Mehmethan Kaya geniş aile iftar yemeğini verdi, o da güzeldi, ama rahat bir günde, geniş bir zamanda tanışma ve hasbi hal etmek niyetiyle bir araya gelmenin çok daha faydalı olacağına inanıyorum. İnşaallah en yakın zamanda böyle bir etkinliği gerçekleştirir ve bir yazımı da buna veririm.

Kısacası günahların çoğunlukta olduğu, bütün insi ve cini şeytanların iş başında olduğu bu dönemde akrabalarımızla selamlaşmak, dertleşmek neredeyse vecibelerdendir.

Bu toplumsal bir sorun olduğu için köşeme taşıdım. İnşaallah her okuyucum bundan bir ders, bir vazife çıkaracak.

Gelin en azında ayda bir, bir akrabamızı ziyaret edelim, maddi manevi açıdan dertleşelim, bu hassasiyeti onlarla da paylaşalım. Sevap hanemize kocaman bir değer katalım ne dersiniz?

Cümlemizin ölülerine ve bahusus bu delikanlımızın ruhuna peygamberimiz Hz. Muhammed’e salat ve selam eşliğinde bir Fatiha okumanız dileğiyle.

Selam ve selametle kalın.