Gelişi de hoş, gidişi de hoş Ramazan

İslamın beş şartlarından biri olan Oruç, Ramazan ayına mahsus bir ibadettir.

Ancak Ramazan ayı öyle bir aydır ki “İnanarak ve hasseten Allah rızası için ihya edilirse kişinin geçmişe dönük tüm günahlarının mağfiretine neden olur.”

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimi Levhi mahfuzdan Beytül izze’ye Kadir gecesinde indirdiği ve o geceyi barındıran bu aya bu kıymeti vermesin de hangi aya versin diyesi geliyor insanın değil mi?

Geçende Nurradyo programına konuk oldum şu cümleler dilime geldi; “Yüce Allah namazı ve orucu üzerimize farz kıldığı için ne kadar şükür etsek azdır” diye.

Namaz olmazsa günde beş vakit nasıl sevap kazanırız, İlahi buyruğu yerine getirmenin gururunu yaşarız, kendimize, yakın çevremize insanlık alemine dua ederiz, ölülerimizi yad eder ruhlarını şad ederiz değil mi?

Ya Oruca ne demeli “Uykusu ibadet, sessizliği tesbih, ibadeti kat kat makbul olan” bir manevi hal, bundan daha hoş bir zaman dilimi var mı?

Kendimi tanıyalı Ramazan ayının gelişine hep sevinmişimdir,

Bu ayı ihya edenlere ne mutlu,

Hakkını vererek Yüce Allah’ın rızasını elde edenlere ne mutlu,

Nefsini terbiye ederek mana aleminde bir basamak daha yükselenlere ne mutlu,

Ya Ramazan’ın sonundaki Bayrama ne demeli?

Bayram namazı özel bir ibadettir, öyle ki farz namazlarını kılmayanlar dahi Bayram namazına iştirak ediyor,

Tekbiratla yüce Allahın büyüklüğü gür sesle tasdik ve ilan ediliyor,

Bayram namazı ve sonrasında okunan hutbe ile o güzel gün başlıyor, Bayram günü

Peki ödenen fitreye ne demeli? onun anlamlarından bir de şu olsa gerek bu beden Allah’tan kiralanan bir evdir , fitre ise o evin sembolik kirası olarak ödeniyor, miktarı az olsa da Oruc’un kabul olması onun ödenmesine bağlanmıştır. Az olması ise Yüce Allah’ın cömertliğinden kaynaklanıyor.

Ayrıca bay bayan, büyük küçük herkesin fitre miktarının aynı olması akıl sahibi kimseleri bir kez daha düşündürüyor; Allah katında eşit ve aynı değerde oluşumuzun bir işareti olsa gerek.

Büyüklerinin ellerinin öpüldüğü,

Küçüklerinin kucaklanarak sevildiği,

Yetimlerin, kimsesizlerin başının okşandığı,

Akrabalar arasında karşılıklı ziyaretlerin gerçekleştiği,

Dostlar arasında ziyaretlerin oluştuğu bir huzur günü olsa gerek bayram günü.

*Tabi bu sene şu Pandemi(covit-19) nedeni ile bunların hiç birini yapamayız, bu tür konularda Bilim Kurullarının kararlarına uymak bir anlamda vaciptir diye düşünüyorum.

Ah ah keşke bu günü daha da huzur içinde, endişesiz ve mutlulukla geçirebilseydik,

*Vatandaşlarımızın huzur ve mutluluğunu dert edinen bir siyaset,

*İnsanımızın hizmetinde olan bir bürokrasi,

*Milletin geleceğini düşünüp o konuda kafa yoran bir sivil toplum ve

*Allah rızasını hedef edinmiş bir toplumumuz olsaydı…

Çok şey mi istiyorum acaba? İnanın değil;

-Dinimizi,

-Dilimizi,

-Kültürümüzü,

-Tarihimizi,

Doğru öğrenip sahiplenseydik bunlar sıradan beklentiler olurdu.

Gelin bu dört değerimizi sahiplenelim, Mevlana’nın dediği gibi ölüm bizim için “şeb-i arus” olsun,

Şimdiden hayırlı bayramlar diliyorum.

Sakal bırakabilir miyim?

Malumunuz bu hayatın içinde insanın bir çok rolü var; Evlat, Baba, Kardeş, Komşu, Damat, Koca…vs

Her bir rolün gereğini yerine getirmekle yükümlüdür insan, bahusus erkek tabi. Kadınların sorumluluk alanı daha sınırlı  çünkü.

Evet, evlat olarak  anne babanıza karşı sorumluluğunuz var, onlara “öf” bile deme lüksüne sahip değilsiniz. Ayrıca icap ederse maddi ihtiyaçlarını gidermek de görevinizdir. Ama özellikle onlara güzel sözle muamele etmemiz çok önemli, anları sevip saymanız söz ve davranışlarımızdan anlaşıyor.

Baba olarak, çocuklarınla çok yönlü ilgilenmek, helal lokma ile beslemek, onları sevdiğinin kendilerine hissettirmek ve tabi İslami değerler dahilinde eğitim öğretimden geçirmek vazifemizdir. Maalesef okul müfredatımız yakın zaman kadar buna uygun değildi son yıllarda yavaş yavaş düzeliyor.

Kız/erkek kardeşin hali sormak, ziyaret etmek, varsa ciddi bir sıkıntısı gidermek için gücü nispetinde katkıda bulunmak. Özellikle kız kardeşiniz sizin varlığınızdan cesaret ve güven his etmeli,

Komşuluk hakkı da çok önemli, komşunuzun halini sormanız, dar vakitte imdadına koşmanız, yanında olmanız gerekir.Başka bir ifade ile komşumuz şerrimizden emin olmalı, varlığımız komşumuza güven vermelidir.

Damat olarak da kayın anne ve kayın babanıza karşı nazik davranıp onlara karşı saygıda kusur etmemeniz lazım.

Ama bu vasıflardan biri var ki galiba en büyük imtihanımız orada.

O da kocalık vazifesidir.

Karı koca her Allah’ın günü aynı evde yaşayan, bir arada olanın huzuru ve mutluluğu için kafa yormaları gereken ikili.

Dünyanın sorunları türlü türlü, hayatın ihtiyaçları sınırsız olan bir devirde yaşıyoruz,  eğer kanaat ve tasarruf ölçüleri dahilinde kendini kontrol etmezseniz tabi.

Ayrıca karı kocanın bizzat karşılıklı sorumlulukları var, düşün 4 milyar kadın arasında sadece bir bayan ile evlenme durumun olmuş ve tek helâlın odur. Gerçi ikinci evliliğin kapısının yasal olarak kapatılması da bir sıkıntı. Bu şu anlama geliyor, bazı kadınlar hiç evlenemeyecek demektir, malum daima kadın nüfusu dünyada erkek nüfusundan daha fazladır.

Aynı evde haremlerinde yaşayan bu iki değerin karşılıklı vazifeleri var, biri daima diğerinin hasiyetlerini dikkate almalı, mutluluğu için çaba harcamalıdır.

Bu hassasiyetlerin büyüğü küçüğü olmaz. Söz, davranış ve giyime kadar her şey bu ortak hayatın huzur ve mutluluğuna ya katkı veriyor ya da sıkıntı oluşturabiliyor.

Giyeceğiniz elbise, ayakkabı, pantolonunuza takacağınız kemerden tutun saç sakal tıraşınıza kadar öncelikle eşimizin zevkini dikkate almalısınız. O her beklentisini sizde görmeli, sizin görünce mutlu olmalıdır. Tabi bunun tersi de lazım yani kadın da eşinin göz zevkine dikkat etmeli, ona göre evinde süslenmelidir.

Karı koca Allah rızası için birbirini mutlu ederlerse ahrette de kurtulanlardan olacaklarına inanıyorum. Onun için peygamberimiz (sav) “Evlen kişi dinin yarısını kurtarmıştır” diyor. “En hayırlınız ailesine en hayırlı olanınızdır, bu konuda en hayırlınız benim” diyerek aile içindeki huzurun önemine işaret ediyor.

Bir koca düşünün selamla evine gidiyor, mutfakta eşine yardımcı oluyor, bazen ona çay getiriyor, sofrayı serme konusunda yardımcı oluyor, ağır bir yatağı o kaldırıyor…

Cinsel birleşmede karısının zevklerine önem veriyor, seviyor, okşuyor, af buyurun horoz gibi üstüne çıkıp inmiyor(Peygamber böyle birleşmeyin diye uyarıda bulunmuş), o ailede huzurun alası olmaz mı?

Peygamber aleyhiselatı vesselam “Eşlerin cinsel birliktesinde hayır vardır” ifadesini söyleyince, biri sormuş, “ne kadar hayırdır?” peygamber buyurmuş ki “zina ne kadar günahsa, karı koca arasındaki cinsel ilişki de o kadar sevaptır” sübhanellah! şu hikmeti ilahiye bak; hem keyif yaşa, hem sevap kazan.

Bir yandan size Allah’ın emaneti olan karınız, diğer yanda “karı koca biri diğerine göre bir elbise gibidir” diyen yüce Allah daha ne desin? O elbise ki  insanı, muhafaza eder, sırrını saklar, ısıtır, hoş gösterir…vs. Yani karı koca birbirine böyle olmalıdır.

Karı koca Allah rızası için yaptıkları her şeyden sevap kazanıyorlar. Hatta “bir kadın beş vakit namazını kılar ve kocasına ihanet etmezse cennete gider” buyuruyor hazreti peygamber. Yani cennete gitmek bu kadar kolaydır.

Diyeceksiniz ki yazının başlığını niye “sakal bırakabilir miyim?”  işte bunun için bıraktım, bu sünneti yerine getirirken kendisinden izin almanız gereken tek kişi olsa olsa karın olur. Çünkü o sizi sakallı haliyle görünce mutlu olması lazım.

Benin dinim bu kadar güzellikleri bana tavsiye ettikten sonra bu feminist kimselerin burada ne yaptıklarının cevabı var mı? onlar sadece Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorlar bence.

Huzurlu bir aile hayatınızın olması dileğiyle.

Not: Belki mahrem bir konuya değindim, ama fıkhın söylediklerini paylaşmak durumundayım, ben de bir az utanır gibi oldum, ama gerçek olan bu, hatta bir kısmını da anlatmadım.

HZ.OSMAN VE HİLAFET

Hz. Osman, Hz. Ömer devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Hz.Ömer’in vefatı müteakip Hz. Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman’ı halife seçti.

Şûra şu zatlardan meydana geliyordu:

1-Abdurrahman bin Avf,

2-Sa’d bin Ebî Vakkas,

3-Talha, Zübeyr,

4-Osman bin Affan,

5-Ali Keremellahu vechehu (r.a.)

6-Hz.Ömer’in oğlu Abdullah.

Hz. Ömer, vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisi­ni üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti, ama Şûra heyetinde yer alan oğlu Abdullah olmaması talimatını vermişti. Şu ifadeyi kullanmıştı “halifelik zor iştir, bir aileden bir yandı yeter”

Hz. Ömer’in teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf, altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Hz. Zübeyr Hz. Ali’yi, Hz. Sa’d da Abdur­rahman bin Avf’ı, Hz. Talha ise Hz. Osman’ı aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Hz. Osman ile Hz. Ali arasında kaldı.

Daha sonra Hz. Abdurrahman her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokak­taki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı, çoğunluk Hz. Osman’ı tercih ediyordu.

Hz. Abdurrahman daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Hz. Os­man’ı müna­­sip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Hz. Abdurrahman’dan sonra Hz. Osman’a biat eden ikinci şahıs Hz. Ali oldu. Bunları diğer Müslümanlar ta­kip etti. Hepsi de biat et­­tiler. Hz. Osman böylece 644 tarihinde halife seçildi.

Hz. Osman’ın hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afri­ka’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedil­di. Ayrıca Hz. Ömer’in vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenis­tan ahalisi itaat altı­na alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadi­sesi, İslam donanmasıyla Bi­­zans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelme­si ve İslam donanmasının 500 par­­çalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını ka­zandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adaları­na çıktılar. Bu arada bir grup Müs­lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayan­dı. Peygamber Efendimizin müjdesine layık olabilmek için gayret göstermiş­lerdi.

Yine bu zaman zarfında idarede “eyalet sistemi” kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı.

* * *

Hz. Osman’ın gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Erme­nistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî, Hz. Osman’a gelmiş:

“Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ih­tilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti.

Bu müracaat üzerine Hz. Osman, hemen bir istişare meclisi topladı. Bu he­yet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Sâid bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (r.a.) idi. Heyet, Hz. Ömer’in evinde ve Hz. Hafsa’nın himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Hz. Ebû Bekir zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüs­ha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi.

* * *

Hz. Osman’ın halifeliğinin son dönemi fitne ve karışıklıklarla geçmiştir. Hz. Osman (r.a.) ve daha sonra Hz. Ali (r.a.) devrinde meydana gelen üzücü fitne ve fesat hadiselerinin sebep ve amilleri olarak İslam tarihçileri ittifakla aşağıdaki hususları zikrederler:

1- İki Cihan Serveri Re­sû­lul­lah’a yetişme bahtiyarlığına erişerek ondan feyiz ve nur alan bahtiyar Sahabe neslinin mühim bir kısmının vefat etmiş olması, ge­ride kalanların da yaşlanarak kendi köşelerine çekilmek durumunda kalması. Bu itibarla idareye tam layık kimseler bulunamıyor, mevcutların ihmalleri ve dirayetsizlikleri de zamanla karışık­lıklara sebebiyet verebiliyordu. Şüphesiz ki, Sahabe-i Kirâm’dan feyiz alan Tâbiîn nes­li de insanlık tarihinin mümtaz ne­sillerinden birisiydi. Ancak onların, adalet, dirayet ve hakkaniyette sahabiler kadar hassas olduklarını söylemek mümkün değildi.

2- Cahiliyet devrinde en önemli gurur ve iftihar sebebi olarak kabul edilen ka­vim ve kabile duyguları, İslam’ın ilk devirlerinde kutsi emirlere sadakatle uyul­masından dolayı yerini ulvi seciye ve duygulara terk etmişti. Ancak Peygambe­rimizin vefatından sonra kazanılmış olan fetih ve zaferlerde Kureyş kabilesi gençlerinin mühim payeler edinmiş olması, onların kabile gururlarını bir dere­ce uyandırmıştı. Kureyş kabilesine mensubiyet bir imtiyaz ve üstünlük vesilesi sayılmaya ve Müslümanlar arasında rahatsızlık meydana getirmeye başlamış­tı.

3- Fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir taraftan Kuzey Afrika’da Mer’akeş’e, diğer taraftan Asya ortalarına Kabil’e kadar dayanmıştı. Bu durum, aynı zamanda muhtelif din, dil, ırk ve kabilelere mensup milletlerin ya Müslüman olması veya Müslüman­ların hâkimiyeti altına girmesi demekti. Bu millet­lerden bazılarının, bilhassa İranlıların milli gururları fazlaca incinmiş olduğun­dan, merkezî İslam otoritesine karşı yavaş yavaş bir başkaldırma ve muhalefet hareketi baş göstermişti.

4- Hz. Osman’ın (r.a.) yaradılıştan yumuşak huylu, halim selim oluşu, insanları cezalandırmaktan ziyade affı tercih etmesi, bazılarının bunu istismar etmesi­ni netice vermiş ve bu da suiistimallere ve idarenin zaafa uğramasına sebebiyet vermişti. Zaafa uğrayan bir idarede ise, maksatlı kimseler fitne ve fesat hareket­lerine rahatlıkla devam edebilmişlerdir.

5- Hz. Osman (r.a.), Müslüman olmadan önce de gayet zengin, iyiliksever ve cömertti. Akrabasına düşkündü; onlara daima iyilik yapar, korur gözetirdi. Müslüman olduktan sonra ise bu duyguları ve iyilikseverliği daha da inkişaf et­miş ve akrabasını çok­ça gözetir olmuştu. Onun kendi malından ve kesesinden yaptığı yardımlar hazineden imiş gibi gösterilerek aleyhinde propagandalar yapılmış ve bu şekilde fitne ve fesat körüklenmiştir.

6- Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) zamanlarında idareciler gayet dirayetli ve oto­riter, zemin ise fitne ve fesat hareketlerinden uzaktı. Hz. Osman (r.a.) ise şartların hassasiyeti do­layısıyla kimseye itimat edemez olmuş ve mühim idarecilikle­re, her zaman iyilikleriy­le kendisine bağlamış olduğu akrabasını getirmeyi tercih etmişti. O böyle hareket et­mekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Şüphe­siz ki bu idareciler de gayet liyakatli ve dü­rüst kimselerdi. Ancak bu durum, mu­halifler tarafından, “akrabanın kayırılması” ve “mühim idareciliklere akrabanın getirilmesi” şeklinde propaganda edilmiştir.

7- Fetihlerle birlikte Arap toplumu değişik milletlerle münasebetler içine gir­miş, bu şekilde kurulan evliliklerle ya yeni Müslüman veya henüz Hıristiyan ve Yahudi ailelerinden meydana gelen çocuklar ahlakta ve dinde zayıf yetişmiş­tir. Bu da fitne ve fesat için müsait bir zemin teşkil etmiştir.

Bütün bu sebeplere, Yahudi asıllı Abdullah ibni Sebe’nin de gayretleri ekle­nince, önü alınamaz bir fitne ateşi ortaya çıkmıştı.

Nihayet Hicret’in 35., Hz. Osman’ın hilafetinin de 12. yılında Kûfe, Basra ve Mısır gibi bölgelerden gelen bozguncular, Hz. Osman’ın evini muha­sara altına aldılar. Başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Ka­der hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar. Hz. Osman, gözü dönmüş cani­lere son defa hitap ederek şöyle dedi:

“Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyur­duğunu işitmişim: ‘Şu üç hâlin dışında Müslüman’ı öldürmek haramdır: Evliy­ken zina eden, kasten adam öldüren, Müslüman olduktan sonra dinden dönen…’ Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduk­tan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım… O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsu­nuz?!”

Fakat fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmıştı. Hz. Ali (r.a.), iki oğlunu, Hasan ve Hüseyin’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgun­culara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr, Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır oldukla­rını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler. Fakat Hz. Osman, Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çe­viriyordu:

“Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam on­lara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…”

Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i gördü. Peygamberimiz kendisine hitaben:

“Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Hz. Osman uyandıktan sonra o gece hemen oruca ni­yet etti.

Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı. Bozgunculardan birkaçı tam bu sırada fırsat bulup içeri daldılar ve Hz. Osman’ı şehit ettiler. Hz. Osman’dan akan kanlar, okuduğu Kur’ân’ın üzerine damladı. Böylece, Peygamber Efendimizin istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edi­leceği”ni haber vermişti.

Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Neden Sahabiler veli oldukları hâlde bu fitneleri keşfedip, çıkaranlara karşı tedbir almadılar?” şeklindeki suale verdiği cevap, aynı zamanda bu cinayetin se­beplerine de ışık tutmaktadır: “O hadisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değil­dir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın… Çünkü pek çok milletlerin İslamiyet’e gir­meleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahu­sus bazıların gurur-u millileri Hz. Ömer’in darbeleriyle dehşetli yaralandığın­dan, seciyyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İnti­kamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslamiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o hâlet-i içtimaiyeden istifade ettiler, denilmiş. Demek o hadisatın önünü almak o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.”

* * *

Hz. Osman, Re­sû­lul­lah’tan 146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yer alanlarından bazıları şunlardır:

“Kabir, ahiret yurtlarının ilkidir. Bir kimse eğer orada kurtuluşa ererse ondan sonrası daha kolaylaşır. Eğer orada kurtuluşa eremezse, ondan sonrası daha da zorlaşır.”

“Bir Müslüman, yolculuk veya başka bir maksatla evden çıkar ve ‘Allah’a iman ettim. Allah’a dayandım. Allah’a tevekkül ettim. Allah’ın güç ve kuvveti dışında hiçbir güç ve kudret yoktur.’ diye dua ederse, evden bu şekilde ayrılışı iyiliklere kavuşmasına vesile olduğu gibi, kötülüklerden de uzaklaşmasına se­bep olur.”

“Lâilâhe illallah gerçeğini bilerek ve ona inanarak ölen kimse cennete gi­der.”

“Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçir­miş olur.”

“Kim güzel bir şekilde abdest alır, mescide girer ve namazını kılarsa, diğer namaz vaktine kadar arada geçen günahlarını Allah affeder.”

KUR’AN-I KERİMDEN ÖĞÜTLER

İsterseniz her Cuma hutbesinin sonunda okunan ayeti kerimedeki nasihatle sohbetimize başlayalım.

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90)

Yüce Allah, bu ayet-i kerimede toplumsal huzurun yapı taşlarından en önemlilerini sayarak bunları yerine getirmemizi emretmiştir. Her şeyi yerli yerine koyup, ölçülü hareket etmek, hakkı yerine getirmek anlamına gelen adalet; zulmün, haksızlığın, dengesizliğin karşıtıdır. Sahip olduğumuz konum her ne olursa olsun gücümüz nispetinde adaletli davranmak, adaletin sağlanması için gayret etmekle mükellefiz. Örneğin ailede ebeveyn olarak çocuklar arasındaki adaleti sağlamakla yükümlüyüz. Ebeveyn olarak bir çocuğumuz için yaptığımızı diğeri için de yapmaya çalışmalıyız. Bu asli ihtiyaçların giderilmesi, eğitim, çeyiz, miras paylaşımı vb. konularda olabileceği gibi, sevgi ve ilgi gibi hâl ve tavırlarda da söz konusudur. Ailede sağlayacağımız adalet toplumun her alanına yansıyacaktır. Yine bir işyerinde işveren veya patron konumunda isek emrimizdeki kişilere karşı iş dağılımında ve ücretlerde adaletli davranmamız gerekmektedir. Zira çalışanın hakkının daha alnının teri kurumadan verilmesi sevgili Peygamberimizin tavsiyesidir. Çalışanların yalnızca performanslarına göre değerlendirilmeye tabi tutulması, aynı işi yapanların aynı haklara sahip olması adaletin birer yansımasıdır.

Ayet-i kerimenin devamında iyilik yapmak emredilmiştir. Genel olarak iyilik, ihsan kişinin bir lütufta bulunması, bir işi en güzel şekilde yapması, Allah’a ihlasla kulluk etmesi anlamlarında kullanılır. İhsan adaletin de üstünde bir derecedir. Nitekim ihsanda kişinin üstüne düşenden daha fazlasını yerine getirmesi söz konusudur. Bundan dolayıdır ki Hz. Ali, “İnsanlar işlerini ihsanla yapmalarına göre değer kazanır” demiştir. Birçok dinî kaynakta ihsan, insanın hem Allah’a hem de yakın ve uzak çevresine, bütün insanlara hatta tabiata karşı tutum, davranış ve yaklaşımında adalet ölçüsünün, farz ve vacip sınırlarının ötesine geçerek imkân ve kabiliyetine göre kulluğun, özverinin ve erdemin en yüksek seviyesine ulaşması anlamında yorumlanmıştır. Kısacası ihsan ve iyilik etmek hem aile içi ilişkilerde hem komşuluk akrabalık ilişkilerinde hem de toplumun diğer alanlarında çok gerekli bir ahlakî özelliktir.

Ayet-i kerimede ihsandan sonra yakınlara yardım etmemiz emredilmektedir. Bu itibarla Peygamberimiz de “Sevabı en çabuk olan taat, yakın akrabaları gözetmektir.” (İbn Mâce, “Zühd” , 23) buyurmuştur. Fitre ve zekât verilirken, fakir olan yakınlardan başlanması prensibi de akrabalara karşı sorumluluğumuzun çok büyük olduğunun bir göstergesidir.

Yüce Rabbimiz ayet-i kerimenin diğer kısmında da bizleri hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehy etmektedir. Ayet-i kerimenin ilk bölümünde toplumun gelişmesini, huzurunu, barışını sağlayan prensipler üzerinde durulmuş, ikinci bölümünde ise toplumu mahveden, huzurunu kaçıran, çökerten kötülükler yasaklanmıştır. İnsanların işlerinde çalışkan ve dürüst olması, başkalarının haklarına riayet etmesi, saygılı ve nazik olması, bencil olmaması, iftira, dedikodu ve yalana başvurmaması o toplumdan azgınlığı, hayâsızlığı ve fenalığı uzaklaştırır. Peygamberimizin Veda hutbesinde insanların kanlarının ve mallarının yanı sıra ırzlarının da mukaddes olduğunu söylemesi bu kabildendir.

Sohbetimiz devam edecek inşallah

Yılın Hutbesi İlan Ediyorum

24 Nisan günü Ankara Hacı Bayram Camii’nde, temsili Cuma namazını kıldıran Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, hutbesinde tüm insanlığa seslenerek, “Ey insanlar! Canımıza, aklımıza, inancımıza, malımıza ve neslimize zarar veren şeylerden uzak duralım” çağrısında bulundu.

Aslına Erbaş hocamız “Allah katında din ancak İslam’dır” ayeti kerimesini açıkladı bence. Hani her cuma birinci hutbe sonrası “İnneddine indellahilİslam” ayeti okunuyor ya. Din bir hayat tarzıdır ve ben Müslüman’ım diyen herkesi ilgilendirir.

Öncelikle ve özellikle çıkardığı her yasanın hayatımıza dokunduğu Meclise işaret ederek Kurucu Meclisin hangi ruh, hangi heyecanla açıldığına işaret etti. Dolayısıyla bir önceki günün TBMM’nin açılış yıl dönümü oluşu, ramazanın ilk günü ve Cuma günü oluşu ve Hutbenin de Haci Bayramı Veli camisinde okunması bu hutbeye ayrı bir sorumluluk yükledi galiba.

“Ömür, yüce Rabbimizin ikram ve ihsan ettiği büyük bir nimet, kıymetli bir sermaye, aynı zamanda sorumluluğu ağır bir emanettir. Yılın hangi ayı, hangi günü, hangi saati olursa olsun, kulluk bilinciyle geçirdiğimiz her ânımız değerlidir”.Diyerek herkesin kendini sorgulaması gerektiğine işaret etmesi gayet makul bir hatırlatmaydı.

“On bir ayın sultanı Ramazan’ı özel ve önemli kılan hususların başında, Kur’an ayı olması gelir. Doğruyu eğriden, hakkı batıldan ayıran, dünyada ve ahirette mutluluğa eriştiren hidayet yolunu insanlığa gösteren yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bu ayda nazil olmaya başlamıştır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı. Umulur ki takva sahibi olursunuz.” Ayet-i kerimede ifade edildiği üzere tuttuğumuz osuç; nefis terbiyesi, irade ve takva eğitimi için en ideal yoldur” diyerek orucun önemine işaret etti.

Zira ırkı, dini, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun insanın koruma altında tutulması zaruri olan beş hakkı vardır: İlmihal kitaplarında buna zarûrât-i hamse denir: Canını korumak, aklını korumak, dinini korumak, malını korumak, neslini korumak” cümlesiyle insan haklarına işaret etti.

“Ey insanlar! İslam’ın peygamberi Hz. Muhammed (sav) “komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyuruyor.” Diyerek özelde Müslümanları, genelde insanlığı cömertliğe davet etti.

Ey insanlar! İslam sarhoşluk verici ve uyuşturucu maddelerin içilmesini haram kılıyor. Çünkü her yıl yüzbinlerce insan bu yüzden hastalanıp, ölüyor. Yüz binlerce insanın aklı zarar görerek sarhoşluk halinde ve uyuşturucu aldığı esnada, cinayetler işliyor, kazalar yapıyor. Geliniz sarhoşluk verici ve uyuşturucu maddelerle topyekûn mücadele edelim,” derken aslında hayatın içinde rolümüz ne olursa olsun bu yanlış davranışlarla mücadele etmemiz gerektiğine işaret etti.

“Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Livat ehli olmayı, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikahsız hayatın İslamî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim.” Paragrafıyla insanlığın şu anda tuzağa düştüğü bir belaya işaret etti. Bu ifadenin altına imza atmayanın insanlığından şüphe edilir.

“Ey insanlar! Kur’an-ı Kerim insanın yeryüzünün toprağından yaratıldığını ve yeryüzünü imar etmekle görevlendirildiğini bildirmektedir. Ancak insan atıklarla, çöplerle, israfla, çevreyi kirleterek, hayvanlara eziyet ederek, ormanları yakarak yeryüzünü tahrip etmeyi sürdürüyor. Geliniz hep birlikte kendi ellerimizle yaptığımız fenalıklardan dolayı başımıza gelen musibetlerden ders alarak her türlü kötülükle birlikte mücadele edelim.” Paragrafı ile insanlığın iyi sınav vermediği iki kavrama işaret etti İsraf ve Çevre konusu maalesef bu iki konuda da sıkıntı yaşıyoruz.

Geliniz, ibret alalım, ders alalım, ahlaka sarılalım, temizliğe sarılalım, adalete sarılalım, ilim ve irfanla, bilgi ve hikmetle, bilim adamlarının insanlığın faydasına yönelik ortaya koyduğu hakikatlerden istifade ederek barış ve kardeşlik içerisinde yaşamaya çalışalım. Bu mübarek Ramazan günlerinde oruçla sıhhat bulalım, namazla, zekatla, fitreyle, sadakayla, yardımlaşma ve dayanışmayla arınalım, huzura ulaşalım. Kur’an okuyarak ve emirlerine uyup, yasaklarından uzak durarak bedenen ve ruhen sağlıklı olmaya gayret edelim. Alacağımız tedbirlerle, ibadet, tevekkül ve dualarımızla kendimizi her türlü kötülükten koruyalım. Dünyanın bozulan dengesini düzeltmek İslam ile mümkündür” Diyen Erbaş hocamız İslam’ın hayatımıza hakim olması gerekliliğini dile getirdi.

Ey Müslümanlar, hep birlikte Müslümanlığımızı yeniden gözden geçirelim. İbadetlerimiz bizleri kötülüklerden alıkoysun. Sadece Müslümanların değil, tüm insanlığın iyiliğini amaçlayan İslam’ı öyle diri, öyle canlı ve sahih yaşayalım ki, bizi öldürmeye gelen bizde dirilsin. Zira İslam’ı doğru anlamaktan, doğru yaşamaktan ve doğru anlatmaktan başka çaremiz yok. Çünkü İnneddine indellahi’l İslam. İnneddine indellahi’l İslam. Allah indinde Din İslam’dır. Allah indinde Din İslam’dır.” Diyerek bir anlamda Müslim gayri Müslim herkesi insanlığı ortak değerleri etrafında bir araya gelmeye davet etti.

Sayıları ülke nüfusuna göre deven kulak ancak okumuş, paralı ve günahlarda önde gidenlerden bir ses yankılandı bu önemli hutbeye karşı. Sanki Diyanet Reisi Prof.Dr.Ali Erbaş hoca bir kesim vatandaşlarımızı ötelemiş, ayrımcılık yapmış gibi. Halbuki Kur’anın lanetlediği bu haddini aşan kimseler bir grup sayılıyorsa asıl kabahat orada. Kim demiş ki şimdiye kadar insanlar gruplandırılırken işledikleri günaha göre sınıflandırılmışlar, insanda günah sadır olabilir ama günahı açıktan açığa işlemektir, evet biz şu günahı işleyen grubuz demek ayıptır.

Elhemdulillah ülkenin dört bir yanından sesler yükseldi “Erbaş Hoca Yalnız değildir” diye. Ayrıca bu hutbe Erbaş hocanın şahsi sorunu değildi, tepki gösterenler Kur’ana karşı sesini yükseltmişlerdi dolayısıyla ses vermek farz-ı kifaye olmuştu. Yukarıdaki paragrafları okuduysanız Ali erbaş hoca kendi kafasında bir şeyler uydurmamış, Allah’ın kelamını söylemiştir.

Bir gün zarfında cheng.org ta açılan imza kampanyasından on bin imza beklenirken 50 bin imzaya ulaştı.

Memurlar.net sitesinin açtığı ankette üç günde 164.202 kişilik bir katılım oldu;

%96.47’si hutbeyi tasvip ediyorum,

%2.97’si tasvip etmem,

%0.56’sı da kararsızım diye oy vermişti. İnternet dünyası kadar özgür bir ortam, Anadolu insanının kahır ekseriyetinin sosyal medyayı kullanmadığını, hayır diyenlerin daha organize olduğu dikkate alınınca aslında toplumda eşcinselliği hoş görenlerin oranı %1-2 civarı olabileceğini söyleyebiliriz.

Anadolu insanı günahkar olabilir, ameli zayıf olabilir, ama Allah’a meydan okumaz meydan okuyanlara da meydanı vermez, tarafı bellidir herkes bunu bilsin. Hatırlarsanız 15 Temmuz ruhunda ezan, sala, tekbir, vatan ve bayrak gibi manevi değerler ön plana çıkmıştı.

Bu hutbeyi özetlemeye çalıştım, hakkınızı helal edin. Asında benim kanaatime göre bu hutbe “yılın hutbesi” olmalı. Diyanet Reisimiz Prof.Dr.Ali Erbaş hocamızı bu gayretli çıkışından dolayı tebrik eder başarınsın devamını dilerim.

Devlet Başkanımızda, sıradan vatandaşımıza kadar herkesin bu hutbeden kendine bir pay çıkarmasını ve ona göre hem kendine hem çalışma alnına bir çeki düzen vermesini diliyorum.

Madem birçok kimse “Covid-19 sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyor, öyleyse AB, ABD, BM gibi oluşumların peşini bırakıp özümüze dönelim derim.

Siz ne düşünüyorsunuz?

Namuslu Vatandaşın Namuslu Devleti Olur!

Namuslu olmak prensip sahibi olmak, insanlık adına sahip olması gereken dokunulmaz değerlere sahip olmak demektir.

Dolayısıyla bizde Namus; Dindir, Ailedir, Ahlaktır. İnsan bu değerlerle olgunlaşır, anılır, ahrette sorgulanır.

Aslında bu üç değeri  biri birinden ayrı düşünmek çok zor. Çünkü birbirini besleyen değerlerdir.

Hz.Muhammed(SAV): “Ben ikrama layık ahlakı tamamlamak için gönderildim” demesi bu açıdan çok manidardır.

Dinimizin prensipleri nedir?                                 

Faiz yasak, Kumar yasak, Zina yasak, Sarhoş edici meşrubatların imalatı ve içilmesi yasak, Zulüm yasak, Hırsızlık yasak… Dikkat buyursanız bu yasaklar öyle önemli uyarılardır ki insanlık alemi hep bu yasakları önemsemiş, bu yasaklara dikkat eden kimselere değer vermiş.

Aile, bir insan için sığınacak en güvenilir ocaktır. Aile fertleri arasında bir hukuk var, vefa var, sahiplenme var, irsiyet aktarımı var.

Sosyolojik tanımla Aile toplumun çekirdeğidir. Ben Kimya  hocasıyım bir atom elektron alışverişini yaparsa özü bozulmaz, yani verdiği elektronu geri alsa, aldığı elektronu geri verse yine karakterini koruyabilir, ama çekirdeği dağılırsa artık o atom yok olur, ondan nelerin oluşacağı da bilinemez, radyasyon yayar, belki de hidrojen bombası gibi canlı cansız önüne ne gelse imha eder. Aile yapısı dağılmış bir toplum da böyledir.

Ahlak; inanç, vicdan ve öğreti bütünüdür. Beşeri münasebetler, esas adıyla “Adab-ı muaşerat” nesilden nesle aktarılan hal ve davranışlardır.

Ben insanım, ben adamım diyen bir bireyin bu değerlere sahip olması lazım. Aslında toplumun kahır ekseriyetinde hatta hemen hemen herkeste bu değerlerin mayası mevcuttur.

Bu vasıfların birer değer olduğu İslam toplumunun Devleti de teşekkül edilirken Yasama, Yürütme ve Yargısı ile bu değerleri kırmızı  çizgi olarak kabul edilmeli ve ona göre teşekkül edilmelidir. Tıpkı TBMM’in kurucu karakteri gibi.

Türkiye Cumhuriyetinin hangi vasfı bu değerlerden uzaklaşmışsa en kısa zamanda bu değerler kümenin içine taşınmalıdır. Buna karşı tepki gösteren kimseler bu halktan olmadıkları ama insan olmaları icabı bu ülkede vatandaş olarak yaşamaya hakları olduğu, fakat bu değerlerle kavga etmeye hakları olmadığı bilinmelidir.

“Namuslu vatandaşın namuslu devleti olur” derken şunu kast ediyorum, birileri zamanında fırsat bu fırsat deyip bize ait olmayan birçok yasalarla devletimizi dizayn etmişse de artık buna dur demsini bilmeliyiz.

Bu gün Devletin direksiyonu Anadolu efelerinin eline girmişse Devleti Milletin hizasına getirmelidir. Pratikte halka hizmetkar olaya amade olan bu devletin yasal ve anayasal olarak niye başka telden çalsın?

*CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi gibi Namus anlayışımızı zedelemeyi hedef edinen, Aile yapımızı bozan, Dinimizi tanımayan sözleşmelerden artık imzamızı çekmenin zamanı çoktan gelmedi mi?

Avrupa birliğinin üç kuruş parası dışında neyi bizden fazlaydı ki çağdaşlaşmayı onlara şeklen ve fiilen benzemekte bulduk.

Diyanet Reisimizin Ayet eşliğinde okuduğu, zina ve livatanın felaket ve rezalet  olduğunu söylediği hutbeye AB’nin paralı askerleri itiraz edince ülkenin dört bir yanında yükselen sesler bana bir umut, bir motivasyon verdi.

Bir daha anladım ki bu halk namusludur ve namuslu devlet istiyor. Cumhurbaşkanımızın ve Meclis başkanımızın İHD ve Ankara Barosuna tepki göstermesi takdire de şayandır.

Ankara Cumhuriyet Savcılığının Ankara Barosu hakkında soruşturma açması da umut vericidir.

Aslında bir de bu Birlikleri sorgulamak lazım. Bunlar üyelerinden toplanan paralarla Ankara’da sinsi planlara imza atıyorlar.

Tabipler birliği,

Belediyeler birliği,

Barolar birliği,

Tüm Mimarlar Mühendisler Odaları birliği bakın çalışma tarzlarına amacı dışında işlerle uğraşıp hepsi de Eşcinsellerin dostu oluşumlardır. Böyle kuruluşlardan üyelerine ne hayır gelir. Bu birlikleri yasa değişikliği ile dağıtmanın zamanı gelmiştir.

Barolar birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Ankara barosunun Diyanet Reis’i Prof.Dr.Ali Erabaş’a tepkisini eleştirmesini önemsiyorum, ama aynı birlik tüm barolara Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusunda komisyon kurmaları talimatını vermiş. Bu bir tezat değil mi?

Hatırlayanınız vardır Merve Kavakçı ilk örtülü vekil olarak Meclise gidince o zaman bir zati namuhterem onu kart ederek, “Burası devlete meydan okunacak yer değildir, bu hanın efendiye haddini bildirin” demişti. Bunun üzerine “dışarı, dışarı” sloganları ile protesto edilmişti ve halk meclisteki o partilerin tamamını sandığa gömmüştü. Ben de diyorum ki erenler diyarı Anadolu Allah’a meydan okunacak yer değildir. Öyleyse yanlış yasaları düzeltip topluma rahat bir nefes aldırın, birileri yasaların boşluklarından yararlanarak dinimiz hakkında ileri geri konuşmasın.

Haydi TBMM vazife senindir. Devlete şekil ver, milletin hizasına getir. Biz de hak ve adalete, ilim ve hikmete, bilim ve sanata vakit verelim.

Şimdiden kolay gelsin.

Eyüphan Kaya

Türkiye Aile Meclisi Güneydoğu Bölge Başkanı

Bu Ne Perhiz, Bu Ne Lahana Turşusu!

Bu yazımda birinci Meclis ve başına gelenleri hatırlama babından bir şeyler paylaşmak isterim.

Peşinen şunu söyleyeyim ki birinci Meclisin erken seçim kararı Anayasaya aykırı alınmıştır. Anayasanın münferit maddesine göre üye tam sayısının üçten ikisinin oyuyla erken seçim kararı alınabilir dendiği halde basit çoğunluk(yarısının bir fazlası) ile erken seçim kararı alınıyor.

Malumunuz 23 Nisan 1982 yılına kadar Çocuk Bayramı Meclisin açılış yıl dönümü olarak kutlanıyordu, 82 anayasası ile Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı oldu. İster inanın ister inanmayın bu eklemelerin tamamı aldatmacadır. Bir açıdan halka hoş görünmek için üç beş cafcaflı ifade/maddelerin ardında istedikleri yanlışları yasa ve anayasaya harmanlamaktır asıl amaç. Hele ki Türk vatandaşlarımızı ikna etmek için zaten Türk kelimesi yeterlidir, maddenin önüne, ortasına, sonuna Türk kavramı geldi mi tamamdır.

1982 Anayasası darbecilerin hazırladığı bir anayasa olmasına rağmen üzerinde 38 yıl geçti hala özüne dokunamadık, bir çok soruna sebep olduğu halde, ama kurucu Meclisin çıkardığı 1921 anayasası hemen üç yıl sonra sil baştan değiştirildi.

Peki soruyorum Kurucu Meclis niye feshedildi? Neden en demokratik, birleştirici, kucaklayıcı olan 1921 Anayasası değişti?

Peki bu yasada neler vardı?

1921 Anayasasında Birinci madde hakimiyet milletindir dese de yedinci madde bu hakimiyetin sınırlarını belirlemişti.

Buyur beraber bakalım 7.madde ne diyor?

Kanun-i Esasi madde-7: “Ahkâmı şer’iyenin” tenfizi, umum kavaninin vaz’ı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. kavanin ve nizamat tanziminde muamelatı nasa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak “ahkamı fıkhiye” ve hukukiye ile adap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tayin edilir.

Dikkatle baktığımız zaman “Ahkamı Şeriye” ve “Ahkamı fıkhiye” kavramları dikkatimizi çekiyor.

Tabi bu 7.maddede İttihat ve Terakki Partisi zihniyetinin önünde dağ gibi duran iki kavram var; Biri “Ahkamı şeriye”, diğeri “Ahkamı fıkhiye” Bu iki değer tek parti döneminin zihniyetine engel oluşturuyordu.

Erken seçimle vekil adaylarını da daha bir homojen seçerek oluşturulan ikinci Meclis ile Hilafet ve İslam Dinine meydan okudular.

Eğer bu hukuksuzluk olmasaydı;

*İslam dünyasının birleştirici bir müessesi olan Hilafet Makamı kaldırılmazdı,

*Bu Müslüman toplumun devletinin anayasasında İslam dini devre dışı bırakılmazdı,

*1925 olayları olmazdı,

*Kürt-Türk meselesi bu şekilde ayyuka çıkmazdı,

*Harf devrimi olmazdı,

*Ezan Türkçeleştirilmezdi,

*Kılık kıyafet devrimi olmazdı,

*CHP’nin altı okundan biri olup İslam dini üzerinde bir kalkan gibi kullanılan Laiklik bu milletin başına bela olmazdı.

*Zamanla Kumar, Faiz, Zina ve Alkol tüketimi yasal alt yapısı hazırlanmazdı.

*Milli Eğitim müfredatımızı elin gavuru hazırlamazdı,

Aslında bu şekilde İslam Dünyasının başı ezdirildi.

Tuhafıma giden şey şu, bir yandan Kurucu Meclis olarak Birinci Meclisi övüyoruz 23 Nisanı şenlikle anıyoruz, diğer yanda bu Meclisi fesheden ve üç yıl önce çıkardığı anayasayı bu kadar içi boş hale getiren Mustafa Kemal Atatürk’e de methiyeler diyoruz.

Yetmiyor Bilim Kurulunun yasağına rağmen sosyal mesafeye de dikkat etmeden Anıtkabire gidiliyor. Vah ki ne vah! “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” ifadesi herhalde buraya yakışır.

İstiklal Marşımızın ilk satırı Korkma! diye başlıyor, ama öyle bir kabus var ki kimin kimden korktuğu belli değil. Başka türlü bunu izah etmek mümkün değil arkadaş!

Allah bu memleketin bu milletin sonunu hayreylesin. Böyle giderse 2023 hayallerimiz suya düşecek galiba. Kemalizm’in gölgesinde 2023’e girsen ne yazar, girmesen ne yazar?

Gelin özümüzle barışalım, iman, edep ve marifetle yaşamanın yanı sıra ilim, bilim, fen ile barışık bir hayat sürdürelim.

Göreceksiniz hayat bir başka güzel olacak.

Benden söylemesi.

Hz. OSMAN(r.a) KİMDİR?

Osman Bin Affan (r.a)

Peygamberimizin üçüncü halifesi, hayâ ve edep numunesi Hz. Osman, hayatta iken cennetle müjdelenen bahtiyarlardan biriydi. Hz. Ebû Bekir, ilk defa eski samimi dostlarını ziyaret ederek hak dini onlara anlatmaya başlamıştı. Bu dost­larından biri de Hz. Osman’dı. Hz. Osman yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti. İslam’ı kabule müsait bir mizaca sahipti. Hz. Ebû Bekir’i dikkatle dinledi ve anlattıklarına büyük bir alaka duydu. Sonra da birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gittiler.

Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Osman’a:

“Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi. Kur’ân-ı Kerim okudu.

Hz. Osman İlahî kelamın cazibesine kapıldı. Hemen Kelime-i Şehadet getire­rek Müslüman oldu. Hz. Osman, daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile geti­rir:

“Re­sû­lul­lah’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.”

Hz. Osman, İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi. Genç, nüfuzlu bir tüc­cardı. Hâli vakti yerinde bir kimseydi. Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu. Osman’ı bir direğe bağladı ve:

“Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi. Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akraba­sı  araya girerek serbest bıraktırdılar.

…..

İslamiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Peygamberimizin kızı Rukiyye ile evliydi. Utbe, Peygamberimizin yeni bir dini tebliğ ettiğini öğre­nince gelip Peygamber Efendimize (a.s.m.) hitaben:

“Senin kızını da, tebliğ et­tiğin dini de istemiyorum!” demiş ve Hz. Rukiyye’yi boşamıştı. Bunun üzerine Hz. Osman, Rukiyye’ye talip olmuş ve onunla evlenmişti.

Müşriklerin zulmünden dolayı Habeşistan’a hicret eden 15 kişilik kafile ara­sında Hz. Osman ve Rukiyye de bulunuyordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Os­man’ın herkesten önce yola çıktığını duyunca şöyle buyurdu:

“Onların dostu ve hâkimi Allah’tır. Osman, Lût’tan (a.s.) sonra ailesiyle bir­likte ilk hicret eden kimsedir.

Hz. Osman, bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra tekrar hanımıyla birlik­te Mekke’ye döndü. Daha sonra da oradan Medine’ye hicret etti.

……

Hz. Osman’ın en bariz vasfı, edep ve hayâsı idi. Hz. Âişe’nin rivayetine göre, bir gün Re­sû­lul­lah, üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Re­sû­lul­lah tav­rında bir değişiklik yap­madan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Hz. Ömer geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Hz. Osman, huzura girmek için izin istedi. Bu defa Re­sû­lul­lah hemen doğruldu, toparlandı.

Bunun üzerine Hz. Âişe:

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedi, “Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, neden Osman gelince hâlinizi değiştirdiniz?”

Allah Resûlü şöyle cevap verdi:

“Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?!”

Ebû Mûse’l-Eş’arî anlatıyor:

Re­sû­lul­lah ile birlikte bir eve gelmiştik. Bana:

“Kapıda dur ve kimseyi izinsiz içeri alma!” buyurdu.

Biraz sonra Ebû Bekir çıkageldi.

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedim, “Gelen, Ebû Bekir’dir.” Buyurdu ki:

“İçeri al ve kendisini cennetle müjdele.”

Sonra Ömer geldi. Ona da aynı şeyi söylememi emretti.

Daha sonra Osman geldi. Onun için şöyle buyurdu:

“İçeri al ve onu da başına gelecek belalardan dolayı cennetle müjdele!” buyurdu. Böylece, Hz. Osman’ın hem cennetle müjdelenenlerden, hem de ilerde başına pek çok musibet gelecek birisi olduğunu ifade etmiş oldu.

Hz. Osman, bütün arzusuna rağmen Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Zira ha­nımı Hz. Rukiyye ağır hasta idi. Peygamber Efendimiz mazeretini kabul ettiği hâlde, o, kalbinde Bedir’e iştirak edememenin üzüntüsünü hissediyordu. Hz. Rukiyye yakalandığı hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Bedir’de Müslümanla­rın zaferi Hz. Osman’ın bu derin üzüntüsünü sevince çevirdi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Bedir’den döndükten sonra Hz. Osman’a bir müjde daha verdi:

“Sen Bedir’e katılmadığın hâlde bir şehit ecri aldın.”

Daha sonra Peygamberimiz, diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Bundan sonra Hz. Osman “iki nur sahibi” manasında “Zinnûreyn” la­kabıyla anıldı.

Ümmü Gülsüm’ün vefatından sonra da Peygamberimiz, “Eğer 40 tane kı­zım olsaydı, onları birer birer Osman’la evlendirirdim!” buyurarak, hayâ timsali olan damadını teselli etti.

Uhud Gazası’na katılan Hz. Osman (r.a.), orada Peygamberimizin (a.s.m.) vefat haberinin yayılması üzerine duyduğu üzüntüyü zaman zaman hatırlar ve o sırada çektiği ıstırabın şiddetini dile getirirdi.

Hicret’in 4. yılında yapılan Zâtürrikâ Gazvesi’nde Peygamberimiz, kendisini Medine’de vekil olarak bırakmıştı. Bundan sonra yapılan bütün gazalara katılan Hz. Osman, Hudeybiye Sulhü sırasında da Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderilmişti. Hz. Osman, Mekke’ye gidip, geliş maksatla­rının sadece umre haccı yapmak olduğunu anlattıysa da, müşrikler direnmeye devam ediyor, şöyle diyorlardı:

“Git, seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecek! Ama sen Kâbe’yi tavaf etmek istersen, edebilirsin.”

Hz. Osman ise onlara şöyle cevap vermişti:

“Ben Re­sû­lul­lah olmaksızın Kâbe’yi tavaf etmem!”

Kureyşliler, Hz. Os­man’ın bu sözünden çok rahatsız oldular ve bir müddet kendisini göz hapsinde tuttular.

Müşriklerin sözleri boşa çıkacak ve Re­sû­lul­lah çok kısa bir zaman sonra gele­rek Kâbe’yi tavaf edecekti.

Hz. Osman’ın göz hapsinde tutuluşu, Müslümanlara “şehit edildiği” şeklinde ulaştı. Bu­nun üzerine galeyana gelen Müslümanlar savaştan başka çare görmüyorlardı. Heyecan son safhasındaydı. İlahî vahiy “Re­sû­lul­lah’a biat yapılması” şeklinde tecelli etti. Bü­tün Müslümanlar, Re­sû­lul­lah’a itaat edeceklerine, Al­lah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına söz verdi­ler. Re­sû­lul­lah bir eliyle kendisi için, diğer eliyle de Hz. Osman için biat alıyor­du. Bu biat, İslam tarihine “Rıdvan Biatı” olarak geçti.

Müşrikler bunu haber alınca endişeye kapıldılar ve Hz. Osman’ı serbest bı­raktılar. Bir müddet sonra Hz. Osman’ın çıkıp gelmesi Müslümanları çok sevin­dirdi. Kendisine, “Her hâlde Kâbeyi tavaf etmişsindir” dediler. Hz. Osman’ın cevabı ise şu idi:

“Allah’a yemin ederim ki, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Re­sû­lul­lah da Hu-dey­bi­ye’de bulunsaydı, o Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma tavaf et­mezdim.”

Hz. Osman daha sonra yapılan Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti. Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Re­sû­lul­lah’ı ko­ruyan ve müdafaa edenler arasında Hz. Osman da (r.a.) vardı.

Hz. Osman, Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardı­mında bulundu. Peygamberimiz onun bu cömertliği karşısında:

“Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdele­di.

Hz. Osman, zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı.

Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Hz. Osman, Şam’dan 100 deve yükü buğ­day getirtmişti. Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular. Ancak o:

“Siz­den daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi. Sahabiler bunu Hz. Ebû Bekir’e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ı herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi:

“O, Re­sû­lul­lah’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır. Cennette de onun arkada­şıdır. Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun, beraber gidelim ve du­rumu kendisinden öğrenelim.”

Hz. Osman’ın yanına vardıklarında Hz. Ebû Bekir:

“Ey Osman, sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?”

Hz. Osman şöyle cevap verdi:

“Ey Re­sû­lul­lah’ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.”

Hz. Osman bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu.

Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılık­sız olarak dağıtıverdi. Hz. Ebû Bekir buna çok sevindi ve Hz. Os­man’ı alnından öptü.

Hz. Osman, bir defasında Re­sû­lul­lah’ın evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı. Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Hz. Âişe’nin kal­dığı eve götürdü ve şöyle dedi:

“Ey müminlerin annesi! Re­sû­lul­lah’ın bunu diğer hanımları arasında pay­laştıra­ca­ğı­nı sanıyorum. Asla yapmasın. Çünkü ben onlara da bunların aynı­sını göndereceğim.”

Peygamberimiz (a.s.m.) eve gelip durumu öğrenince:

“Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti.

Hz. Ali, Hz. Fatıma’yla evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zır­hını satılı­ğa çıkartmıştı. Pazarda Hz. Osman’la karşılaştı. Hemen müjdeyi verdi. Sonra da me­hir parası için zırhını satmak istediğini söyledi. Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi. Sonra Hz. Ali’ye döndü ve şöyle dedi:

“Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.”

Hz. Osman’ın en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi. Hz. Osman, servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. Suyu Müslümanlara çok pahalı­ya satıyordu. Bu durum Peygamberimizi (a.s.m.) çok üzüyordu. Sahabilerle be­raber olduğu bir sırada:

“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu.

Hz. Osman da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Hz. Osman sevinçle Peygamberimizin huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.):

“Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti. Hz. Osman bilahare kuyunun diğer yarısı­nı da satın alarak tasadduk etti.

Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabi­lerin başında Hz. Osman gelirdi.

Hz. Ebû Bekir ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın va­sıf­la­rı­nı Hz. Osman’a anlatıyordu. Hz. Osman da bunları kaydediyordu. Hz. Ebû Bekir, tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı. Hz. Osman “vefat ettiği” zannıyla Hz. Ömer’in ismini yazdı.

Biraz sonra Hz. Ebû Bekir ayıldı, kimi yazdığını sordu. Hz. Osman, “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi.

Hz. Ebû Bekir, onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle di­le getirdi:

“İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.”

…….DEVAMI BİR SONRAKİ YAZIYA

Her Günü Hayır, Her Günü Fırsat

Sahuru fırsat, İftarı fırsat,

Bir Kadir gecesi var ki arayanların kadri, kıymeti artsın,

Hele Oruç insanın ruhunu resetliyor.

Doğrusu yaşam boyunca tövbe istiğfar edip kendimize gelmek için bin bir fırsat elimize geçiyor, ama bu fırsatların başında da Ramazan ayı geliyor.

Ne mutlu bu fırsatları değerlendirebilenlere. Resul-i Ekrem (SAV), Ramazan ayı üzerinden geçtiği halde günahlarının mağfiretini hak etmeyenlere yazıklar olsun, buyuruyor.

Yüce Allah’ın her Ramazan günü “Yok mu tövbe eden tövbesini kabul edeyim,  yok mu mağfiret dileyen günahlarını affedeyim, yok mu dua eden duasını kabul edeyim”  şeklinde kullarına manen seslenip rahmet kapılarını ardına kadar açtığı bu ayda bu nimetin farkında olanlara ne mutlu, bu çağrıyı kulak ardı edenlere de veyl olsun.

Mazereti  olmaksızın oruç tutmayan insanlara şaşmamak elde değil. Ehli iman değilse ona söyleyecek bir lafımız yok, ehli iman ise hastaysa, yaşlıysa, yollardaysa hatta güneşin sıcağında çalışması zorluysa bile oruç tutmamasına, sonraki günlere ertelemsine fıkhın ölçülerine göre ruhsat vardır. Ayrıca bayanlar için adette olmanın yanı sıra hamile bir kadının ya da süt veren annenin de orucunu sonra kaza etmek üzere tehir etme hakkı  vardır.

Daha ne kaldı, sapa sağlam olup Müslüman olan bir kimse oruç tutmamak için nasıl bir bahane bulabilir ki. Geriye oruç tutmayan iki sınıf kaldı, çocuklar ve deliler.

Ramazan orucu ümmet-i  Muhammed için bir ay süreyle farz bir ibadet olduğu, İslamiyet’in beş şartından biri olduğuna şek ve şüphe yoktur. Ayrıca sahur ve iftarıyla, kıraat ve teravihiyle bir manevi olgunlaşma fırsatını veriyor.  

Peygamberimiz şöyle buyuruyor;“Oruçlunun uykusu ibadet, sessizliği tespih, hayırlı işleri kat kat fazlasıyla kabul edilir.”

Başka bir hadiste “Bir kimse ki söz ve davranışlarıyla kendini günahlardan alı koymuyorsa Allah-ü Teala’nın o kişinin aç ve susuz kalmasına ihtiyacı yoktur.”Sözünü de unutmamak lazım.

Peygamber(asm) o yüce şahsiyetiyle birlikte Ramazan’ın mükafatından daha çok yararlanmak ve Kadir gecesini ihya etmek umuduyla Ramazan’ın son on gününü itikafta bulunmuş. Yani beşeri ihtiyacı dışında zamanını camide geçirmiştir.

Öyle ise değerli dostlar Oruç ayını iyi değerlendirip günahlarımızın mağfiretini hak edecek kadar hakkını vererek, yüce Allah’ın  rahmetine nail olmayı bilenlerden olmak lazım.

Hem nerden malum ki bir sonraki Ramazan fırsatı elimize geçecek. Bu Ramazan ayına yetiştiğimiz için Yüce Allah’a hamd ve senalarımızı gönülden sunarak, söz ve davranışlarımızı ona göre kontrol altına almalıyız.

Sahuruyla, iftarıyla sevabına iman ederek, sevabını sadece Yüce Allah’tan bekleyerek orucunu tutanlara ne mutlu.

Ona buna takışmadan, insanların kalbini kırmayan, gıybet ve dedikodudan uzak kalanlara ne mutlu.

Varsa zekat ve sadakasıyla, okuyabiliyorsa kıraatıyla, tespihat ve teravihiyle Ramazan ayını ihya edenlere ne mutlu.

En önemlisi de Yüce Allah’ın haberdar olduğu gönlünün derinliklerinden dile yankı veren sesiyle merhaba ey şehr-i Ramazan deyip Ramazan ayı geldi diye sevinen insanlara ne mutlu.

Bir de bu sene camiler cemaatle namaz kılmaya müsait değil teravihleri evde kılacağız inşallah, manevi/medeni cesareti toplayarak evde ailesiyle birlikte teravih kılanlara ne mutu.

Yüce Allah cümle ehli imana böyle keyifli bir hal yaşamayı nasip etsin. Ramazan ayını hafife alanlardan eylemesin. Amin,amin,amin.

Bu duygularla Ramazanınızı tebrik eder Bayram mutluluğuyla neticelenmesini Hakk Teala’dan dilerim.

Aile içi mutluluklar diliyorum.

Anne babasının duasını alanlara ne mutlu.

Eş ve çocuklarıyla selamlaşan kimselere ne mutlu.

Yüce Allah cümlemizi kavga, kargaşa, kaza, beladan korusun. Huzur ve mutluluk nasip etsin.

Hayırlı Ramazanlar dilerim.

NOT:Şafii mezhebine göre 8 rekat teravih de kılabilirsiniz. Bu da benden bir tiyo. Tereddüdünüz varsa müftülüğe sorabilirsiniz.

İyi ki varsın Ozan Valim!

Malum Devletin sac  ayakları Yasama, Yürütme ve Yargı olmak üzere üç temel organ ve bu organların dal budaklarından oluşur.

Bu üç ana unsurun da en mühimi yasama organı olan Meclistir, onun için Meclise çok kaliteli vekillerin gitmesi birilerinin hoşuna gitmiyor. Bu genel seçimlerdeki liste yöntemi ile seçime gidilmesi de bundan kaynaklansa gerek.

Yargı adalet anlayışı içinde görevini yaparsa vatandaş daha da kendinden emin yaşar. Ama Hâkim ve Savcıların atama şekli buna pek müsait değildir, bu konuda bazı yenilikler gelmesine rağmen istenilen düzeye hala ulaşmadı, aslında yedi yıl avukatlık yapan kimselerden savcı, savcılardan da hakim seçmek lazımdır diye düşünüyorum. Bu konuda hususi makalelerim de var.

Yürütmeye gelince hükümet kabini ve onun mahiyetinde çalışan il valilikleri ve mahiyetindeki ilçe kaymakamları, bakanlıkların taşra uzantıları olan mahiyetlerindeki il ve ilçe müdürlükleridir.

Asıl devletin değeri bu bürokratik kadro/kurumlar üzerinde tezahür eder.

Buraya kadar “malumu ilan” tarzında bir açıklama oldu, asıl yazımda anlatmak istediğim örnek bir valinin yönetim tarzıdır.

Şu anda Tokat Valisi olan Dr.Ozan Balcı ondan önce Diyarbakır Kayapınar merkez ilçesinde Kaymakamı ve Belediye Başkan vekiliydi.

Ondan önceki zat belediyeyi iyi idare etmemiş, yavaş yavaş sıkıntıları kamuoyuna yansıyordu. Ancak Ozan bey bu göreve geldikten sonra öyle yönetim tarzı ile ilçeyi idare etti ki, eski yönetimin hataları da arada kayboldu.

Öncelikle ve özellikle belediye personelini düşünerek belediyede hem öğle yemeği çıkardı, hem de belli güzergahlar için personele servis tahsis etti.

Elliden fazla okulda z kütüphane, ibadethane ve abdesthane yaptırdı. Öğrencilere kısa bir zaman zarfında öyle kendini sevdirdi ki “Ozan Baba” olarak okullarda anıldı.

Diyarbakır Sempozyumuna ve Fuat Sezgin sempozyuma belediye olarak sponsor oldu.

Okullarda öğretmen ve öğrencilere 500 bin kitap dağıttı.

Sivil toplum ile iyi bir diyalog içindeydi, Yeniden Yaşam Kanserle Mücadele derneğine hem kira hem tefrişat açısından destekte bulundu.

Bazı ilmi kurumların inşaatlarına demir ve çimento yardımında bulundu.

Kocaman bir ilçede nüfusunun onda birine dahi cevap veremeyen camilerin yetersizliğini görünce dört caminin temelini atmak ona nasip oldu. Engellilere hizmet verecek okullar yaptı. Engelliler günü organize ederek bir ilke daha imza attı.

Mümkün olduğu kadar belediyeye pek eleman da almadı. Çünkü belediyeye eleman almak iyi bir yönetim tarzı değil, belediye bütçesinden ödenen maaş belediyeye yük oluyor, dolayısıyla eleman şişirmesi belediyenin iş yapma imkanını zorlaştırıyor.

Samimiyetine inandığı herkesi dinler, duyduğu bir fikir varsa hemen yararlanırdı. İnsanı çok etkin dinlerdi, söylediklerinizin yapılma imkanı yoksa hemen söylerdi, bundan dolayı bu olmaz diye. Daha önemli bir konu ise o konuda hemen bir komisyon oluşturur ve kısa zamanda yapılması için talimat verirdi.

Cesur bir kişiliği vardı, bir defasında makamında birisi hafif sesini yükseltince hemen onu uyarır ve der ki, lütfen odamdan çık! Bir daha bu konuyu açma, elinden geleni de ardına koyma. Ben Türkiye Cumhuriyetinin Kaymakamıyım, bu ilçenin Recep Tayyip Erdoğan’ı benim! Tabi karşı taraf haksız da olunca gidiş o gidiş.  

Bu kadar vasıfları bir arada taşıyınca da Kaymakam “Ozan baba” oluyor. 

Tabi bu anlattıklarım çalışmalarının çeyreğine denk gelir mi bilemem. Ama bu kadarı bile insanı heyecanlandırıyor değil mi? Yaptığı parklar, yetiştirdiği yüz binlerce fidan… hangi birini anlatayım.

Onun bir ifadesi vardı: “Allah bana iyilik yapmış, bana bu görevi yapmış, bana düşen de çok çalışmak, devletin malını milletin hizmetine harcamaktır.”

Acaba bu yönetim tarzını diğer mülki idare, mevkidaşlarına anlatma imkanı yok mu? Yoksa bu kapasitede insan mı mülkiyede yetişmiyor, diye merak ediyorum.

Bazı valilere tavsiyemdir, valilik size ağır geliyorsa bir hafta Tokat valisi Dr.Ozan Balcı’nın seminerine katılın derim. Öyle bir seminer yoksa İçişleri Bakanlığına tavsiyemdir, bir an evvel böyle bir seminer açsın.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra devlet, adamlarıyla değer kazanır demek içimden geldi. “İyi ki varsın Ozan Valim”, iyi ki bu yazıyı yazmama sebep oldun.

Başarınızın devamını dilerim.