Diyarbakır’da Muhtar Saati

Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu Büyükşehir Belediyesine Başkan Vekili olarak görevlendirildikten sonra yönetim tarzına bazı yenilikler getirdi. Bunlardan biri de Muhtar saatidir. Bu önemli çalışmayı kamuoyu ile paylaşma adına bir defalığına da olsa gözlemci olarak katılmam gerekiyordu.

Tecrübem gereği 15 dakika önce gidip, toplantı öncesi katılımcıların nabzını yokladım, aralarında yaptıkları konuşmalara kulak misafiri oldum. Toplantıdan umut var oldukları kanaati bende hasıl oldu. Bazı konuşmalar sonucu alkışların da içten olduğuna şahit oldum.

Her hafta Çarşamba günleri saat 14:00-16:00 arası sadece Muhtarların alındığı mutat bir toplantı yapılıyor Diyarbakır’da. Bu şekilde İsteyen her muhtar direk/yüz yüze Valiyle görüşme imkânı buluyor, derdini dile getiriyor.

Tabi bu saatte hemen hemen tüm Daire Amirleri/Başkanları ya da onları temsilen bir yetkili hazır bulunuyor. Hemen çözülebilecek bir mevzu dile getirilirse aynı anda Vali bey talimat veriyor, konunun tarafı kimse ilgili yetkili ile buluşturuyor, soruna aynı anda müdahale ediliyor.

Valimiz ülkenin huzur ve sükuneti, birlik beraberliği için dua ettikten sonra gündemle ilgili konuşmaya başladı.

Özetle dedi ki, arkadaşlar, tarlaları toplulaştırmak için köylülerinizi ikna edin. Geçende bir parselin 600 hissedarı olduğu ortaya çıktı, Tarım il müdürlüğümüz bu parsele katkı veremez. Bu konuda köylülerinizi ikna etmeniz lazım. Bakın Eğil ilçesinin 8 km yolunu yaptık, orada bir mahalle ile uzlaşamadığımız için yol çalışması durmuş vaziyete.

Organik tarım konusunda, Koyun/Keçi yetiştiriciliği konusunda ciddi katkılar veriyoruz.Şimdiye kadar 10 MİLYON katkı verdik. Kimisi paraya ihtiyaç duyunca hayvanı sattı, kimisi de sahiplendi bire beş, bire yedi verim aldı. Mesela bir kooperatifimizin aracılığı ile alınan 150 hayvanı 1000 küsur sayıya çıkarmış. Bu konuda vatandaşlarımızı aydınlatmamız gerekiyor. İş-aş diyoruz buyur size imkan.

Ama ne yazık ki Kooperatif konusunda kötü bir geçmişi var ilimizin. Kooperatifçilik verimli yapılmamış.

Bakınız bir dekar tarlaya normal hububat ekip biçseniz masraflar hariç 250-350 lira kazandırırken, Badem dikip gerektiği gibi sahiplenirseniz yıllık 7000 lira kazanıyorsunuz. Böyle bir kazanç nerede görülmüş?

Ayrıca fidanın %70’i, Koyu kazmak için yada sulama masrafının %50’si, Etrafını tel örgü ile çevirseniz %50’sini devlet destek veriyor. Bu durumda bizim halkımızı aydınlatmamız lazım. Badem dikimi için herhangi bir özellik toprakta aranmıyor, her türlü toprakta badem yetişiyor. Daha ne olsun arkadaş, daha ne olsun.

Ayrıca toptan alış verişlerde, aldıkları katkının kolaylığı ile Kooperatiflerimizi canlı tutmamız lazım. Sizden istirhamım kurduğunuz kooperatifleri seçilen bir kaç kişilik yönetime bırakmayın. Aynı zamanda ilgilenin, katkı verin imkânlarından yararlanın. Hem alımlarda hem ürünlerinizi satmada size katkısı olur. Diyarbakır’da106 kooperatif var maalesef çoğu zarar ediyor,kuruluş  amacına hizmet etmediği için.

Daha sonra suru cevap faslında seviyeli bir diyalogun oluştuğu, bu müstesna toplantıda kimi Muhtar, köyü ile ilgili sorunlarını dile getirirken kimi muhtar da bir önceki toplantılarda dile getirdiği sorunlarının hal edildiğinden dolayı teşekkürlerini iletti. Hoş bir durum da, konuşan muhtarın köyü Earth Googlede ekrana geliyordu.

Bu kayda değer uygulamayı kamuoyu ile paylaşmayı vazife bildim. Tüm Belediye başkanlarına tavsiye ederim. Artık hiçbir muhtar “Ben Büyükşehir Belediye Başkan vekiline ulaşamıyorum” gibi bir şikâyette bulunamaz.

Çalışmalar ne kadar şeffaf ve paylaşılırsa o kadar güven ve huzur artar diye düşünüyorum.

Kimisi diyebilir ki, belediye niye bir Plan/Projeyi harekete geçirmiyor. Benim kanaatim o ki valiler kararnamesini bekliyor. Empati yapıyorum ben olsam aynı şey düşünürüm.

Elinde birçok Plan/Proje var. İnşallah en kısa zamanda burada kaldığı beli olur ve harekete geçer. Zaten ilkbaharın gelişi ile harekete geçmek bir anlamda elzemdir.

18.Muhtar Saatine katılmam konusunda bana kolaylık sağlayan Basın Müdürü Mustafa Çakmak beye de teşekkür ederim.

Hayırlı hizmetler diliyorum.

Mele Mustafa Adına Yakışır Bir Mücadele Verdi

PSK, PAK ve HAK-PAR’ın iştiraki ile Mele Mustafayı Berzani’nin hayatı üzerine Diyarbakır Ticaret ve Sanayi odasının konferans salonunda bir panel gerçekleşti.

Mele Mustafa’nın abisi Şeyh Abdüsselam-ı Berzani 1908 yılında Osmanlı İmparatorluğundan bazı taleplerde bulunmuştu, Osmanlı bunu başkaldırı olarak kabul edip, Şeyh Abdusselam ve arkadaşlarını idam edince Mele Mustafa aynı yolda mücadelesine devam etti.

Bu talepler, 7 tanesini yerel,  5 ulusal çapta olan taleplerdi. Okuyunca ne kadar masumane talepler olduğunu eminim siz de kabul edeceksiniz.

Tabi bu talepler günün Padişahına ulaştı mı, ulaşmadı mı? Divani Hümayunda ve Meclisi Mebu’sanda müzakere edil mi edilmedi mi? orasını bilemem.

Yerel talepler;

1-Mülkiyet hakkının kaldırılması,

2-Arazilerin çiftçilere tevziinin yapılması,

3-Tüm köylerde Mescitlerin yapılması

4-Adalet ve eşitlik alanında çalışmaların yapılması,

5-Başlık parasının kaldırılması,

6-Köy konseylerinin oluşturulması,

7-Yetkili etkili insanlar tüm aşiretlerden seçilmelidir.

Ulusal talepler;

1-Kürtçenin resmi dil olarak kabul edilmesi,

2-Eğitimin öğretimin Kürtçe ile yapılması,

3-Mülki amirlerde dahil tüm memurların Kürt’çe bilmeleri,

4-Şeriat Mahkemelerinin kurulması

5-Toplanan vergilerin bölgenin ihtiyaçlarına harcanması.

İnanın her bir maddesi üzerinde bir yazı yazılır. O günden bu yanı arada 112 yıl geçti ama hala da bu talepleri yerine getirecek bir yönetim ülkemizde dahi oluşmadı.

Yerel talepler;

1. ve 2. maddeyi ele aldığımız zaman o günün şartlarında ve hala da kimi Ağa/Bey bir, ya da birkaç köy sahibi çiftçiler de rençper düzeyinde çalışıyor. Bu doğru bir durum değildir. Tüm insanlar Allah’ın kulları ve mülk onudur, öyleyse dağılımı adil yapmak lazım. Başka türlü huzuru yakalamamız çok zor.

3., 5. ve 6.madde ise gayet makul talepler. Mescitlerin ibadetin yanı sıra istişare yeri olarak da çok amaçlı kullanılması, Köy konseyinin oluşturulup belli yetkiler ile desteklenmesi ve köyün buradan yönetilmesi gayet yerinde bir yönetim şeklidir. Başlık parasının kalkması da toplumsal huzurun bir gereğidir, evliliği kolaylaştırır. Üstelik Başlık Parası kız çocuklarını değerden düşürür.

4. ve 7.madde de devleti işleyişini kolaylaştırır diye düşünüyorum.

Ulusal taleplere gelince;

1. ve 2. maddeler hala da devlet mekanizmasının bir kusuru olarak çözüme kavuşmamış ve ne yazık ki bu konuda maddi manevi zayiatımız oluşmuştur.

3. maddede Mülki amirler halkın dil ve kültürünü tanıma talebi de gayet insani bir talep, bizim kuşak değil ama bizden öncekiler bunun kahrını çok çektiler.

5. madde yatırım ve hizmet açısında bölgeler arasında uçurum hala var. Zamanında bu ihmaller olmasaydı ülkemizin huzuru bir başka olurdu.

4.madde Şeriat mahkemeleri yerine; Alman, Fransız, İtalya ve Belçika’dan aldık o gün bu gündür bir türlü huzur bulamadık. İslami mahkemelerin nesi eksikti ki bu kabahat işlendi diye sormak sorgulamak lazım.

ğitim Fakültesinden bir alt devrem olan Sait Veroj arkadaşımı bu hakikatleri günümüze taşıdığı için tebrik ediyorum.

Daha önce de Mele Mustafa Berzani hakkında bazı yararlı şeyler duymuştum, ama bu arşiv bilgileri bana daha da huzur verdi.

Mesela Peşmergeye şöyle bir uyarısı var; “Bir gün namazı bıraktığımı görseniz artık arkamda gelmeyin”

Bir gün istihbaratı diyor ki; “Saddam’ın çok önemli bir komutanının yerini tespit ettik, uygun görseniz evi havaya uçuracağız” kendisi diyor ki “ondan başka o evde kimse var mı?”  “evet eşi ve çocukları da var”. Denilince, O da diyor ki “böyle bir saldırı yapsak bizim Saddam’dan ne farkımız kalıyor, eşi ve çocukları günahsız insanlardır, sakın ha!” diyerek müsaade etmiyor.

Şu anda da Anayasalarının ikinci maddesinde “çıkarılan yasalar Kur’an’ın özüne aykırı olamaz” deniliyor.

Kız ve erkek okulları ayrıdır.

Çarşı pazarda yabancı kız ve erkekler elele dolaşamazlar.

Allah hayra vesile kılsın. İnşallah bu yönetim her geçen gün olgunlaşır ve dünyaya örnek bir yönetim tarzı olarak model olur.

Bağımsızlık referandumu seçim pusulaları dört dille hazırlanmıştı.

Kendilerine başarılar diler, selam ve selametle kalın.

Bir Gencimiz Daha Vefat Etti

Akraba deyip geçmemek lazım, insanlar arasında kan bağı ile size daha yakın olan akrabaların, üzerinizde ekstradan bazı hakları vardır.

“Sıla-ı Rahim” kavramı akrabalıkla ilgili bir kavramdır. İslam akrabaları ziyaret etmeyi, varsa sorunları gidermek için çalışmayı, ihtiyaçları için çaba harcamayı emrediyor.

İhtiyaç denildiği zaman sadece maddi ihtiyaç akla gelmesin, kendisine değer verme, hal hatır sorma, manevî/ruhî hayatının tekamülü için katkıda bulunma da akrabalık görevleri arasındadır.

Akrabasını önemsemeyen kimselerin Allah’ın rahmetini de bulamayacağı vurgusu dinimizde yapılmıştır.

Yüce Allah, Peygamberimize tebliği konusunda yakın akrabalarından başla emrediyor. Bu dünyanın kazancı için akrabaya yardımcı olmak bir vazife ise ebedi hayatını kazandırmak için hayda hay yardımcı olmak, yol göstermek gerekir.

Gel gör ki toplumda bir yanda nemelazımlık düşüncesiyle oluşan duyarsızlık ve dünyanın çetrefilli hengamesi, insanı akraba ile ilgilenmeyi ihmale neden oluyor; ancak bu, akrabalık hukukunu ortadan kaldırmadığı gibi mesuliyeti de kaldırmıyor.

Maalesef öyle olmuş ki, geniş aile ve akrabalar ya düğünlerde bir araya geliyorlar ki o da gelmez olsalar, çünkü günümüz düğünleri komple günahlarla özdeşleşmiş, gavur taklidi şeklinde organize ediliyor, hatta daha aşırı bir vaziyet almış. Evlilik gibi hayırlı bir müessesenin temeli günahlar üzerinde inşa ediliyor.

Ya da taziyelerde bir araya gelinebiliyor. İşte bu hafta içinde öyle bir taziyemiz oldu. 24 yaşında üniversite son sınıfında okuyan genç bir akrabamız ne yazık ki otelin yüksek bir katından atlayarak intihar etti.

Defin sonrası Telkin okumak için hoca efendi müteveffanın ve annesinin adını bana sordu, ne yazık ki ikisinin de adını bilemedim, kendimden utandım, ne kadar ilgisiz/eksik ve olduğumu fark ettim.

Bu gencin intiharında, itikadında, ibadetinde kusur varsa bu günahın ortağı olduğumu hissettim.

Mescitte bir genç “Ben rahmetlinin abisiyim, dayı siz hangi camide imamsınız, bazen yanınıza gelmek istiyorum” demez mi ben bir daha kahroldum. “Yeğenim ben emekli öğretmenin, kabahat benim ki şimdiye kadar seninle tanışmamışım” dedim.

Bu beni eski yıllara götürdü, teyzemin çocuklarından biri hem yanlış bir iş yapmış, hem de bir hafta zarfında öldürülmüştü. Aslında ben o zaman da bu eksikliği fark etmiştim. Ya Yüce Allah onun hesabını bana sorarsa ne olacak halim diye.

Biz Mü’min/Müslüman isek hem akrabalarımızla, hem komşularımızla, hem toplumun diğer katmanları ile iletişim halinde olup, hak ve adalet adına, inanç ve amel adına onlara yol göstermeli rehberlik yapmalıyız. Bunu mümkünse ev ziyaretleri yaparak, değilse hususi “Aile günleri” düzenleyerek yapmalıyız diye düşünüyorum.

Bundan 15 yıl önce bir köyde aile büyüklerimizden biri vefat etmişti, ben bu aile günü kavramını dile getirdim. Saygın akrabalarımızdan Molla Muhammed Salim; “Yeğenim ilk destek benden güzel bir fikir.” demişti. Ama maalesef öyle bir imkanımız olmadı. Dua edin inşaallah en kısa zamanda böyle bir çalışmamız olsun. Birkaç yıl kardeşim Mehmethan Kaya geniş aile iftar yemeğini verdi, o da güzeldi, ama rahat bir günde, geniş bir zamanda tanışma ve hasbi hal etmek niyetiyle bir araya gelmenin çok daha faydalı olacağına inanıyorum. İnşaallah en yakın zamanda böyle bir etkinliği gerçekleştirir ve bir yazımı da buna veririm.

Kısacası günahların çoğunlukta olduğu, bütün insi ve cini şeytanların iş başında olduğu bu dönemde akrabalarımızla selamlaşmak, dertleşmek neredeyse vecibelerdendir.

Bu toplumsal bir sorun olduğu için köşeme taşıdım. İnşaallah her okuyucum bundan bir ders, bir vazife çıkaracak.

Gelin en azında ayda bir, bir akrabamızı ziyaret edelim, maddi manevi açıdan dertleşelim, bu hassasiyeti onlarla da paylaşalım. Sevap hanemize kocaman bir değer katalım ne dersiniz?

Cümlemizin ölülerine ve bahusus bu delikanlımızın ruhuna peygamberimiz Hz. Muhammed’e salat ve selam eşliğinde bir Fatiha okumanız dileğiyle.

Selam ve selametle kalın.

Halifelik, 3 Mart 1924 tarihinde kaldırıldı

Atatürk Cumhuriyeti deyip iftihar edenler, niye cumhuriyete hayran olduklarını da bir anlatsalar da kel düşse.

Kılık kıyafet devrimi geldi, moda dünyası kazandı, kozmetik sanayi kazandı, biz de gereksiz yere harcamalar yaptık, ayrıca günah kazandık,

Harf devrimi geldi alimlerimiz cahil duruma düştüler, örneğin Diyarbakır’da okuma yazma oranı alfabeye göre %90’dı bir gecede yüzde yüz okuma yazma bilmeyenler düzeyine düştüler,

Şer’i, Örfi, Kültürel yasalarımızın tamamı lağvoldu, Avrupa yasaları getirildi, uyum için insanımız üzerinde batılılaştırma çalışmalarını yaptılar.

Alkol, kumar ve zina yaygınlaştı, devlet geleneğinden gelen Saltanat ruhani bir makam olarak kalması gerekirken, tamamen lağvedildi.

Ancak bunlardan biri var ki aslında onun lağvedilmesi yukarıda saydığımız sıkıntıların oluşmasına kapı araladı, O müessesenin adı 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılan Halifelikti.

Hilafet makamı İslam dünyasının başını temsil ediyordu. Aslında Hilafeti kaldırmaktansa Üstat Bediüzzaman’ın ifadesi ile Hilafet makamını olgunlaştırmak için alim, mütteki, halk nezdinde karşılığı olan kimselerden bir ulema heyeti haline dönüştürebilirdik.

Bu heyet İslam dünyasının, hatta dünyanın sorunlarına çare/çözüm üretebilirdi. Malum insanlığın huzuru bilim ve fenden değil, adalet ve merhamete bağlı oluşur, yokluğunda kaybolur.

Bu şahsı manevi durunda olan Hilafet makamı bir fetva verdiği zaman fertten tutun, devlet başkanına kadar herkes kendine düşen payı konumu gereği o fetvadan, görüş beyanından faydalanırdı.

Hilafet makamı olsaydı;

Şu andaki mevcut Kürt meselsi olmazdı, çünkü İslam’ın adalet anlayışı buna müsaade etmez,

İslam devletlerinin tamamı vizesiz bir şekilde Müslümanların seyahatine açık olurdu.

Suriye ile Türkiye,

Irak İle Türkiye,

İran İle Türkiye arasında tel örgülü sınır olmazdı.

Kabe’nin etrafında çok katlı gökdelenler olmazdı,

Kumar kurumunun başında Milli kelimesi olmazdı, Devlet kumar kurumunu yasal olarak tanımazdı,

Hayatı kolaylaştırma adına Katılım bankaları olurdu, ama faiz kavramı tedavülde olmazdı,

Tüm fakir vatandaşların bir yıllık asgari ihtiyaçları hazineden verilirdi,

Günümüzde normalleşen israflar olmazdı,

Birçok kimsenin başına bela olup, ailevi huzurunu kaçıran lüx hayat diye bir derdimiz olmazdı,

Fakir ile zengin arasında bu kadar uçurum ve bariyerler olmazdı,

Bir milyonluk ev, bir milyonluk arabaya binme gibi bir komplekse kapılmazdık,

Eğitim öğretimimiz öncelikle değerli, yetenekli insan yetiştirir, %10’luk akademik tahsile gönderilen kimselerle de bilim dünyasına not bırakırdık.

En önemlisi de işi olmayan kimse kalmazdı.

Ne yazık ki 1924 Anayasası ile başlayan bu yabancılaşma hastalığı bu millete kan kusturdu. Öz vatanımızda hırpalandık, bir yandan devletin içindeki karanlık akıl, diğer yandan buna karşı gelişen anarşik hareketler derken elin gavuru işine bakarken bizde devlet millet yaka paça olup, millet olarak patinaj yaptık.

Hilafeti kaldırınca sözüm ona bu vazifeyi TBMM’ye devrettiler. Ama Meclisin hür ve özgür olarak çalışmasına da pek müsaade edilmedi. Hala bir kesim güçler nitelikli bir Meclisin oluşmasından yana değiller.

Malum devlet olarak Yasama, Yürütme Yargı anaerklerine bağlı çalışsa da asıl erk Meclistir. Meclis hür ve özgür olursa, şu anda hayata sıkıntı veren tüm yasaları daha iyisi ile değiştirebilir, yargı da, yürütme de buna uymak durumundadır.

Hani bir laf var, nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız. Gözümüzü açtık bu çarpık devlet sistemini gördük, sanki buna mecburmuşuz gibi bir kabullenme toplumda oluştu. Sakın ha bu şekilde hayata bakmayalım.

Böyle giderse en çok düşman sevinir, özellikle de İslam düşmanları. ABD ve İsrail başta olmak üzere.,

Peki ne istiyorsunuz derseniz?

Ben Hilafet müessesini günümüzün ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda tesis edilmesini istiyorum.

Dünyanın tüm fakirlerine bakabilecek bir “Hilafet bankasın” istiyorum.

Tabi ki en önemlisi de Konfederal İslam Devletini istiyorum.

İki yıl önce Dünya İslam Formunda bu Hilafelik konusunda bir tebliğ verdim. İnanmazsınız belki ilk tepki Suudi Arabistan diplomatından geldi, ama ben onu yaptığı itiraza bin pişman ettim, Elhemdulillah.

Gelecekte en yüksek seda İslam’ın gür sedası olacağına da inanıyorum. İnşallah o günleri görmek bize de nasip olur, amin demeniz dileğiyle.

Amacımız kimseyi eleştirmek, rencide etmek değildir. Yukarıda saydığımız anormallikleri yapan da galiba onda fayda mülahaza etmişlerdir. Bu gün hayatta olsalardı bekli hatalarından rüc’u edeceklerdi diye düşünüyorum.

Selam ve selametle kalın.

Elini Emekliden Çek Sözcü!

Bir ülkenin kanunları dahilinde, hukuken çalışma süresini tamamlayıp emekliliğini hak ettiği; İşçi, Memur, Bağ-kur’lu yada yasaların elverdiği ölçüde artık çalışmadan maaşını alan kimselere Emekli denir.

Emeklilik bir değerdir, Emekli saygıyı hak eden vatandaştır. Dolayısıyla Emeklileri emellerine alet etmeye kimsenin hakkı yoktur.

Geçen günlerde FOX TV bir velvele çıkardı, yok efendim tasarruf tedbirleri çerçevesinde yedi açıdan emekli maaşları üzerinde bir operasyona gidildiğini söyledi. Emekli Sendikasının bir yöneticisi olarak “Emeklilere Dokunmayın Yanarsınız” başlıklı bir yazı yazarak kaygılarımızı dille getirdik. Sonraki gün Cumhurbaşkanımız Ak Parti grup toplantısında, böyle bir çalışmanın olmadığını açıkladı.

Zaten ben; böyle bir teklifi içeren dosyayı kim Reis’in önüne bırakırsa yüzüne fırlatacağını yazımda belirtmiştim, beni yanıltmadı, yaptığı açıklama ile de düşündüğümü bir anlamda doğruladı.

Baktım ki bu defa FOX’un medyadan amca çocuğu Sözcü Gazetesi başka bir manşet atmış “Emekliler bayram ikramiyelerine zam istiyorlar” bu emeklilere atılan bir iftiradır, Bayram ikramiyeleri Bayram harçlığı içindir, BİN lira da bu haçlık için yeter de artar. Ben hiçbir emeklinin “İkramiyeye artış bekliyoruz” dediğini görmedim, öyle bir talepleri olsaydı kendimiz dile getiridik. Demek ki Sözcü Gazetesinin amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekmiş. FOX’un attığı çamur tutmayınca bu defa başka açıdan suyu bulandırmaya çalışıyor, bunun için de emeklilerin adını kullanıyor.

Biz emekliler onurlu vatandaşlarız, Bayram İkramiyesine zam talebini bırak tam tersine asgari ücretliye “Bayram İkramiyesini” istiyoruz. Özellikle evli olanlardan  başlayarak tabi.  Çalışanların yüzü gülmezse Emeklilerin mutlu olası düşünülemez çünkü emeklilerin çoğu babadır, dededir.

Emeklilerin beklentilerine gelince Emekli;

*Emeklilerin maaşını veren bir Finans bankasını istiyorlar,

*Her ilde çok amaçlı “Emekli Evi” istiyorlar,

*Ücretsiz çalışabilecekleri, nefes alabilecekleri bir “Tatil köyü” istiyorlar,

*Maaşı 2 BİN’in altında olan Emeklilerin 3 BİN’e yaklaşması için bir formül arıyorlar,

*Emeklilikle birlikte Memurlardan kesilen aile yardımının tekrar verilmesi ve eşin hesabına yatırılmasını istiyorlar,

*Kısmi bir ücret karşılığı olarak emekli oldukları kurumlara katkıda bulunmak istiyorlar,

Emeklilerin öyle “Rabbana hepsi bana” deme gibi bir dertleri yok, çoğu ehli şükür insanlardır. Bu 12-13 Milyonluk ağır kitleyi ömrü ahirde mutlu, mesud etmek vazifemizdir.

Bir toplumun emeklileri mutlu değilse huzur bulması zor olur. Eğer daha iyi günlere dünyevi ve uhrevi açıdan terakki etmek istiyorsak, şu beli bükülmüş, piri fani emeklilerimizin dualarını almayı dert etmemiz lazımdır diye düşünüyorum.

Ayrıca yaşlılık maaşını alanları da düşünmemiz lazım, kendisine yapılan aylık aidatın artışının yanı sıra onlara da sembolik bir Bayram İkramiyesi vermemiz icap eder diye düşünüyorum. En azında torunlarına harçlık verecek kadar paraları olur. Bu durumda başka bir günahsız kesimin yüzü güler ki, o da çocuklardır.

İşte o zaman şu Hadisin mesajını daha iyi anlamış oluruz. Ne diyor hadiste? ““Eğer beli bükülmüş yaşlılar, takva sahibi gençler, süt emen çocuklar, yayılan hayvanlar olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.” (bk. Ebu Yala el-Mevsıli, Musned, 11/511)” denilmektedir.

Bu uyarı ve itina ile yaşlılarımıza, gençlerimize ve çocuklarımıza alaka göstermemiz dileğiyle.

Malum Emeklilerimiz de bu yaşlı(ihtiyar) grubun içindedir, unutmayalım!

Eyüphan Kaya

Memur ve Emekli Sendikaları Konfederasyonu(MESK) Diyarbakır İl başkanı

EMEKLİYE DOKUNMAYIN, YANARSINIZ!

Devleti sevk ve idare etmenin kolay bir şey olmadığını memuriyet hayatımızdan biliyoruz. Hele ki bu memur kadrosuyla.

Allah rızası için çalışmayı unutan, mesai satına bakarak iş yapan, “Acaba maaş dışı bir şeyler nasıl kazanırım” endişesini taşıyan üst memur kitlesine tasarruf tedbirlerini sorarsanız, olacağı budur.

Ne yapalım ne edelim, eli ayağı tutmayan, ömrünü işine vererek hakkıyla emekli olan, sağa sola kaçma imkanı olmayan emeklilerden kesintiye gidelim diyenler var ya, kafası çalışmayan, devletin hazinsine göz dikmiş kırk haramilerdir. Aslında onları bir an evvel emekli etmek, ya da ihraç etmek lazımdır diye düşünüyorum.

13 milyon civarında Emekli var, Emeklinin yüzünü buruşturursanız bir çarpan etkisi yapar ve bu etki çocuklarına, torunlarına yansır bu yanlış karar vericileri fena halde hırpalar, hele ki siyasetçileri. Yemin ederim iktidar değiştirir.

Aslında bu fikirleri dile getirenler bir nevi Külliyenin altını oyuyorlar. “Mahkeme kadıya mülk değil” böyle kaba yanlışlar yapılırsa beklenmedik durumlar oluşabilir, haberiniz ola.

Neymiş efendim tasarruf tedbirleri adına aşağıdaki durumlardan faydalanılabilir.

Benim tanıdığım, hakkında hüsnü niyetimi şu ana kadar koruduğum Reis bu dosyayı alır getirenin yüzüne fırlatır. Ama bunların konuşulması dahi emekliler üzerinde olumsuz bir etki bırakır.

960 bin üyesi olup varlığı his edilmeyen, emeklinin maaşında yaptıkları kesintiyle biriken paraların içinde yüzüp, gününü gün eden Türkiye Emeklileri Derneğinden bir ses yok. Çünkü bu hazırlığı yapan kimseler onların arkadaşlarıdır.

Bakalım ne düşünülüyormuş?

Emeklilerden şu değişikliklere gidilerek tasarruf edilebilirmiş(!)

*Ek ödeme oranlarının düşürülmesi.
*60 yaş altı emekliler için gss primi alınması.
*Reçete payı artırımı, ilaç katılım payının arttırılması.
*İkramiye ödemesinin kaldırılması.
*Emekli maaşından yüzde 5 sgk kesintisi.
*Babası vefat eden kız çocuklarına, eşi vefat eden kadınlara maaş bağlanmasına yaş limiti getirilmesi.

Tek kelimeyle yazıklar olsun! Bunları düşünmek nasıl aklınıza geliyor? Bu kadar mı köreldiniz? Yoksa siz laik dinine mensup, izanı kapanmış kimseler misiniz? Türkiye’yi 1980 öncesi Türkiye olarak mı biliyorsunuz?

Vicdanen ve İmanen düşünüyorum ve yazıyorum bu maddelerin hiç birine negatif yaklaşımla dokunamazsınız. Olsa olsa artırıma gidebilirsiniz ki bu da kahır ekseriyet emeklinin hakkıdır.

Gücünüz yetiyorsa maaşı 5000 TL’nin üstünde olan sözüm ona emeklilerin maaşından kesintiye gidin, bu ülkenin patinaj etmesinin sebepleri arasında onlar da vardır.

Bakan ve Milletvekili emeklileri,

Genel Müdürler ve eski Müsteşar emeklileri,

General olarak emekli olanlar.

Sıkıysa bunların maaşlarına ayarlama getirin de görelim. Fakir fukaranın sırtına binmeyin.

Vatandaş yasal olarak çalışmış, emekli olmayı hak etmiş, bu gün artık başka bir iş yapacak takati kalmamışsa, fırsat bu fırsat deyip üzerine gitmeyin, yapabiliyorsanız onlara katkı mahiyetinde elindeki imkanı sarf ediniz.

Ben genç ve dinamik bir öğretmenken, devletin aylık 50 milyonluk maaşı bana yetmeyince istifa edip150 milyon maaşla dershanelerde çalıştım; 6 yıl boyunca hep Milli Eğitim maaşının üç katı maaş alıyordum. Ama bu gün aynı şeyi yapamam. Bu maaştan başka bir gelirim yok, ama gel gör ki birileri devlet adına maaşıma göz dikmiş, vah ki ne vah!

Benim maaş yine nispeten iyi, ya iki binin altında maaş alan emeklinin durumuna ne demeli?

Ayrıca;

Emeklinin maaşı israfa gitmez,

Çarşı pazara canlılık getirir,

Torunların yüzünü güldürür,

Hayata pozitif katkı yapar bu güzellikleri toplumdan esirgemeye kimin ne hakkı var?

Kaynak istiyorsanız?

*Vaad edilen360 ek göstergeyi emeklilere getirin yüz binlerce çalışan emekli olsun, onların yerine yeni yeni gençler gelsin, hayatta bir heyecan oluşsun.

*Kürt meselesini çözün güvenlik masraflarımız azalsın,

*Hukuki bir yapılanma ile 2/3 oranında cezaevlerini boşaltın,

*Devlet mekanizmasındaki israfları önleyin,

*Üretime ağırlık verin.

*Vergi kaçıranların peşine düşün.

*Gençleri evlendirin.

Göreceksiniz   bu memlekete nasıl bir bereket, bir huzur gelir.

Memur ve Emekli Sendikaları Konfederasyonu(MESK) olarak bu yanlışların yapılmasına zinhar karşıyız ve diyoruz ki, sakın “Emekliye Dokunmayın, Yanarsınız!” haberiniz ola!

Eyüphan Kaya

MESK Diyarbakır İl Başkanı

Ombudsman, Milletin Adamıdır

Ombudsman, Milletin Adamıdır

Kamu Deneticiliği Kurumu Anayasanın 74. Maddesi gereği 6328 sayılı yasa ile 29.06.2012 yılında kurulmuştur.

Kamu Baş Deneticinin Meclis tarafından 4 yıllığına seçildiği bu Müessese Devlet kurumlarının daha işlevsel bir tarzda çalışması için iyi bir katalizör, vatandaş için bir güven(ce)dir.

*Osmanlıda bu vazifeyi “Qadiyül Quddat” Başqadı görüyormuş. Yani Batı alemi bizden aldığını geliştirerek, tabir yerindeyse bize pazarlamıştır.

Gerçek yada Tüzel kişilerin Kamu kurumları ile bir sorunları oluştuğunda Mahkemeye başvurmadan önce Ombudsmanlık kurumuna başvurması bir çok açıdan faydalıdır.

Birincisi, bu müessese bir arabulucu mahiyetinde olup, sulh ile sorunu çözebilir ki bu her iki tarafın da yararınadır, unutmayalım “hayır barıştadır” ayeti kerimedir,

İkincisi, en geç 6 ayda davayı karara bağlar, elden olamayan sebeplerle 6 ayda sonuçlanmayan davalar için dava sahibinden devamı için bir dilekçe daha alınır,

Üçüncüsü, müracaat eden bu süreç için herhangi bir masraf ödemez.

Dördüncüsü, eğer kurum Ombudsman kararını uygulamazsa mahkeme kahır ekseriyetle o istikamette karar verir, bu da mahkemenin karar verme sürecini hızlandırır.

Kısacası hangi açıdan baksanız yararlı bir müessesedir. Bu konudan halkı aydınlatma gibi bir mesuliyetimiz olduğunu düşünüyorum.

Bu müessese 7 yıl önce kurulup, kuruma ilk atama yapılınca “Artık Milletin Adamı Var” başlıklı bir yazı yazmıştım.

Geçende Diyarbakır’da bir dizi çalışmalar yapan Kamu Baş Deneticisi Şeref Malkoç bey, bir daha kurumu ve işlevi hakkında bizi aydınlattı ve “40 soruda Ombudsmanlık” adlı bir kitapçıkla bir daha tanıma ve varlığından haberdar olma fırsatımız oluştu.

Bu sorulardan bir kısmının cevapları zaten yazdıklarımda var, ama bir kaçını ele almaya çalışalım.

*Müracaat için gerekli bilgi/belgeler;

Ad/Soyad, T.C.Kimlik numarası, Adresi, Şikâyet ettiği idare, Şikâyetin konusu, Talebinin ne olduğu, Varsa eklenmesi gerekli belgeler.

*Kuruma müracaat etmeden, Ombudsmana müracaat edilmez,

*Elektronik ortamda ya posta ile ya da şahsen müracaat edilir.

*Süreç nasıl başlıyor? Dikkat edilmesi gereken süre var mı? Sorusuna şu cevabı verebiliriz;

Kurumdan talepte bulunulur, kurum 60 günde bir cevap verirse kurma müracaat tarihinden itibaren, cevap vermezse müracaat tarihinden 60 gün sonradan başlamak üzere  6 ay zarfında Kamu Denetimi Kurumuna müracaat edilir, bu süre dikkate alınmadan gelişi güzel yapılan müracaatlar dikkate alınmaz. Müracaat edilse de önincelmede reddedilir.

*Dava sonuçlanmadan dava mahkemeye verilirse, Ombudsmanlık nezdinde dosya kapanır.

Kamu Deneticiliği Kurumu şu dört açıdan olayı inceler,

1-Hukuka uygun mudur?

2-Hakkaniyete uygun mudur?

3-İnsan Hakları açısında Adalete uygun mudur?

4-İyi yönetim ilkelerine uygun mudur?

Bu kriterler dikkate alınarak yapılan değerlendirmeye göre dört çeşit karar verebilir.

1-Karar verilmesine yer olmadığı,

2-Dostane Çözüm kararı(Sulh ile çözüm kararı)

3-Red kararı verebilir,

4-Tavsiye kararı verebilir.

Dikkat edilirse her açıdan günümüz sorunlarının çözülmesi için ihtiyaca cevap veren bir kurumdur.

İsterseniz Şeref Malkoç beyin sözlerinden oluşan, kitapçığın önsüzden bir şeyler paylaşarak yazımızı sonlandıralım.

Önsüzün bir paragrafında;

Bu kurumun temel dayanağı “İnsanların en hayırlısı insana en fazla faydası olandır” ve “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışıdır.

Diyen Malkoç, şu ifadelerle önsüzü bağlıyor,

Gayemiz;

*Kamu hizmetlerinin kalitesinin standartlarının yükselmesine katkıda bulunmak,

*İyi yönetim ilkelerini gerçekleştirmek,

*İnsanımızla idare arasında köprü olmak,

*İnsan Haklarına dayanan hukuka bağlı idare oluşturmak,

İfadeleri ile önsüzü tamamlamış.

Dikkat etseniz her tarafı Adalet barındırıyor, hayata huzur verilmesi için çaba sarf ediliyor, insanın mutluluğu hedef ediniliyor.

Malum insan kalitemiz iyi olmayınca kimi kurum çalışanları/idarecileri hâla kendini vatandaştan üstün görüp, işini ibadet anlayışıyla yapmayınca, kimi vatandaşlarımız da haklı olduğu halde gösterdiği tepkinin dozu ve usulünü aşınca bu alanda çoğu kere sorun oluşuyor.

Yani mesele zihniyet meselesi, kamu çalışanlar ile vatandaşların birbirine bakışını zihnen onarmadıkça bu sıkıntılar devam edecek. O zaman da bu tür kurumlar da köprü görevini yerine getirerek var olan sorunları çözmeye çalışacaklar.

Tekrar hayırlın olsun. Yeni sistemde Ombudsmanlığa daha çok görev düşüyor kanaatimce.

Kalın sağlıcakla.

NOT: Bir sonraki yazımda Ombudsmanın Diyarbakır toplantısını değerlendireceğim inşallah.

İNSANI ÖNEMSE, MUTLU OL

İnsan yaratılanların en özeli, yeryüzünün, hatta kainatın hizmetine amade olduğu yegane varlık. Güneş, Su, Hava, ve Toprak gibi hayatın olmazsa olmazları acaba insan olmasaydı neye yarardı diye merak etmemek elde değil. Yer ve Gök insanın hizmetine sunulmuş.

Şu anda yeryüzünde yedi milyar insan varsa her bir insan bir o kadar özel ve alternatifi yok, ne ondan önce ne de ondan sonra emsali gelmemiş gelmeyecek.  Bir insanı değerlendirirken bu gözle, bu bakış açısıyla bakmak, ona göre onu ölçüp biçmek gerekir.

Yüce Allah’ın birer kulu olarak yeryüzüne bir imtihan için gönderilen bu bahtsız ve zayıf varlık, bazen bazı açılardan kendini avantajlı hissedince kontrolden çıkabiliyor, tuğyan edebiliyor maalesef.

İnsanlar genelde kendini ayrıcalıklı görmek isterler, ama herkesin ayrıcalıklı yaratıldıklarını unuturlar. Kimisine ağır bir imtihan olarak mal ve evlat verilmiş kimisine güç ve kudret, kimisine makam ve nüfuz, kimisine de ilim ve edep…artık ne derseniz deyin ama her kesin sahip oldukları ve olmadıklarıyla bir imtihanda olduğunu unutmamak lazım.

Ne acıdır ki bir insanı değerlendirirken boyuna, postuna göre, mal varlığına göre ya da unvanına göre değerlendiriyoruz. Halbuki bir insanı değerlendirirken hayata verdiği katkı, toplumsal huzura kazandırdığı değer yada hak ve adalet kavramına olan bağlılığına dikkat etmemiz gerekir. Hatta bireysel ibadetleri de onunla Rabbı arasında bırakmak gerekir, zaten niyet ve ihlas derecesine göre Yüce Allah ibadetini değerlendirir.

Bir insanın ibadeti Hesenat, beşeri münasebetlerdeki hayırlı amelleri ise Salihat olarak nitelendirilir. O zaman bize daha çok Salihat kısmı lazım.

Bir insan dünyaya eksik gelmişse ya da bir musibet sonucu bir azası işlevsiz kalmışsa veya fıtri bir aidiyeti varsa bundan dolayı tenkit etmek İslam düşüncesinde yeri olmadığı gibi, cahiliye adetlerinden olup Yüce Allah’ın kader çizgisini eleştirmeye kadar gider ki, maazallah insanın imanını sorgular düzeye bile çıkabilir.

Bir insanın zeka düzeyi düşükse, spastik özürlüyse, ya da âma ise onunla alay etmek insanı dinden bile çıkara bilir. Unutmayalım Kelimeyi tevhit ile insan iman ettiği gibi başka bir kelimeyle de kişi küfre gidebilir.

İster bedenen ister zihnen özürlü kardeşlerimize aslında biz sağlam diye bilinen kimseler minnettarız. Onara baktığımız zaman Allah’ın üzerimizdeki lütfünü bir daha, bir daha anma fırsatını buluyoruz. Dolayısıyla onlara sahip çıkmak, gerekirse geçimlerini sağlamak, en önemlisi de onlarla saygı ölçüleri içinde muamele etmek boynumuzun borcudur. Unutmayalım Hz.Peygamber(a.s) bir anlık ama bir sahabe olan Abdullah ibn-i Mektum’u ihmal ettiği için ayeti Kerimeyle Allah tarafından uyarılmıştır. O Mübarek sahabe ki hakkında 16 ayet nazil olmuştur.

Bir zenciye bir gün biri alaylı bir gözle bakınca maneviyatı güçlü olan  siyahi adam, beyaz adama bakarak;

-hayrola bey efendi boyayı mı beğenmedin boyacıyı mı? Bir an için kendine gelen kişi özür diler ve tövbe eder. Halbuki hayatın içinde bu ve benzeri ne kadar kaba davranışlarımız oluyor değil mi?

Malum Safa ile Merva arasında Sa’y diye haccın bir rüknü var. Aslında o güzergah Hz.Hacer’in Hz.İsmail’i için koşuşturduğu bir güzergahtır. Yüce Allah Haccın kabul şartlarından biri olarak Sa’yi emretmiş neden mi? Hazreti Hacer, hem Kadın, hem Zenci hem Cariye idi. Maalesef bu üç vasfı gaflet ehli insanlar hala da bir eksiklik olarak görüyor. Keşke insanlar Hac sonrası hiç olmazsa bu hatalarının farkında olabilseler değil mi? Hacca gidemediği halde benim gibi bunun farkında olan kimseler de vardır. Bundan dolayı da Allah’a şükür ediyorum.

Mevlana’nın manidar bir sözü var diyor ki; “Kafire kem gözle bakma! iman üzere ölmeyeceği ne malum?”  mefhumu muhaliften şu da akla gelmiyor değil, acaba kendini ehli iman olarak gören ve öyle olan bir kimsenin maazallah iman üzeri öleceği malum mu?

Bu vesileyle diyorum ki,

Bir birimizi küçük görmeyelim, din, dil, kültür farklarımızı önemseyelim,

İnsani değerlerimize saygılı olup, bir birimize kol kanat gerelim,

Ben sen kavgasından vazgeçelim,

Bakın bakayım İslam ülkelerine, var olan kavga ve kargaşa dünyanın birçok bölgesinde yok.

İnsanlar bir birine rahmet gözüyle bakarlarsa Yüce Allah da onlara rahmet yağdırır. Hem, insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır diyen Ahir zaman Peygamberi haşa boşuna mı bu güzel ifadeyi dillendirmiştir. Çünkü insanlar bir birleriyle uğraştıkları zaman;

1-Hep bir birlerine dönük planlar yaparlar,

2-Bireysel olgunluğa zaman ayıramıyporlar,

3-Mutlu olmaları mümkün değildir çünkü daima içinde bir “ah” çekiyor,

4-Üretken olmaları çok zor, çünkü mutlu olmayan bir kişi verimli olamaz,

5-İnsana karşı kin ve nefret taşıdığı için ruhu daralır, psikolojisi bozulur,

6-İnsana sevgi ve muhabbetle bakmadığı için hep karşısında bir düşman, bir rakip gözüyle bakar,

7-İnsanın iyi yanlarını kötü yanlarına kurban eder ve her fırsatta su-i zanda bulunur, günah kazanır.

Aslında insana insan gözüyle bakma fırsatını yakalasaydık, hem dünyamızı hem ahretimizi mamur etmek çok daha kolaylaşırdı. Ben bir insanın her an bu fırsatı olduğuna inanıyorum.

Bir an evvel bu fırsatı değerlendirmek dileğiyle; mutlu, huzurlu, haktan yana ve onurunla yaşa ey insan.Farkını fark et, değerini bil. Bil ki senin huzur ve mutluluğun diğer insanların huzur ve mutluluğundan bağımsız değildir. Dolayısıyla insanı önemse, değer kazan diyorum.

Benden söylemesi.

TBMM’yi Göreve Davet Ediyorum!

Malum 3Y ile ifade edilen bir Devlet yapılanmasından hep bahsediliyor; Yasama, Yürütme, Yargı.

Gerçekten her biri en az diğeri kadar önemli kavramlardır. Peki bizde 3Y ne durumda derseniz; Meclis cılız, Yürütme ve Yargı da girift halde gidiyor maalesef!

Nasıl derseniz?

İstanbul sözleşmesini grubu mecliste olan dört partini şerhsiz, itirazsız, firesiz kabul etmesi bir yana, onun hukuka sirayeti olan 6284 numaralı yasa da bir facia.Malum İYİ parti o zaman mecliste yoktu, ama ondan da bu sözleşmeye ve yasaya kayda değer bir itiraz gelmiyor,

“Kadının beyanı esastır” ifadesiyle, erkeğin ifadesine başvurmadan sokağa atılması, emsali görülmemiş bir zulüm; Meclisin Adalet komisyonunun ne kadar cılız olduğuna, vekillerin ne kadar ilgisiz olduğuna bir delildir.

Kadın evden ayrılınca sığınma evine gidiyor, ama erkek evden atılınca bir adres gösterilmemesi de yasanın ayrıca çarpık bir yanı.

Üç beş gün sonra hemen erkeğin ifadesi alınıp, olay hukuki bir zemine oturtmak gerekirken, üç ay, altı ay evden uzaklaştırma verilerek eşleri birbirinden soğutuyor, aralarında kin ve nefretin büyümesine neden oluyor.

Sevindirici bir gelişme bu konuyu yakından takip eden Adalet Bakanlığı bir Genelge yayınlayarak bu anormal yasanın sıkıntıların hafiflemesine bir katkı verdi, ama bu pansuman tedbirdir kanaatimce, yasanın düzelmesi lazım.

Ayrıca 18 yaş altı kız çocukları için Kadın kavramının babanın çocuğu için nasihat tarzı bir müdahaleyi ortadan kaldırıyor.

Gece saat 23-24 saatlerinde kız bir yabancıyla kapıya gelirse, baba “Bu kimdir” diyemiyor.

Evinde kızı ile zina eden baba kızına bir tokat attı diye para cezasına çarpıldı. Mazur görün söylenecek gibi değil ama örnek verilmezse de olmuyor. Feminist gruplar bu yasayı allayıp pullayıp birilerine hoş gösteriyorlar. Aslında kadınların buna itiraz etmesi lazım.

Bu yasa için normaldir diyen biri; kültür ve tarihimizde hangi vasıflarla anılırlar sizin vicdanınıza bırakıyorum.

Bu yasa yürürlükte olduğu halde vatandaştan tutun vekile kadar sessiz, ilgisiz kalanlar da “rızayı kabahat aynı kabahattir” atasözü gereği aynı suçun ortaklarıdır. 

Türkiye Büyük Millet Meclisini göreve davet ediyorum. Bu yasayın bir an evvel inanç ve kültürümüzle uyuşur vaziyete getirmeleri lazım.

6284 numaralı yasanın hayata verdiği sıkıntılardan yaşanmış birkaç hadise.

Olay aktörlerinin ismini vermek onlara karşı saygısızlık olur diye müsaadenizle harf kullanayıom.

1-Adı H.Y. Mesleği İmam-Hatip

H.Y. iki oğlunu da yanına alarak,

Ankara’da eşinden boşanmış, ancak ahlaksız, kadın pazarlamacısı bir kadının evinde kalan dul kızını eve getirmeye gidiyorlar. Nevşehir civarında kız bağırıp çağırıyor “beni zorla götürüyorlar!” diyerek.

Daha sonra pişmanlık dilekçesi verdiği halde dava düşmedi.

Gel zaman, git zaman hem kızın babası hem kadının kardeşleri 3’er yıl 6 ay ceza alıyorlar.

Bereket versin ki karar tashih aşamasında dosya reddedildi.

*Halbuki bu kız akli dengesi dahi tam yerinde olmayan geldikten sonra D.Ü.Tıp fakültesinde 36 gün psikiyatride yatan ve babasının mümtaz ocağında halen yaşayan biri.

2-İsmi S.İ, Mesleği İşadamı.

Milyon dolarlık servete sahip bir işadamı eşi kardeşiyle iş birliği içinde kendisine bir komplo düzenleyerek kızını ayarlıyorlar ve kız “babam bana tecavüz etti” diyor ve onu ceza evine atıyorlar.

Sonradan bunun bir iftiradan ibaret olduğu anlaşılıyor.

3-Adı.H.Ü. Mesleği Gazeteci Yazar.

Komşu kadın kızıyla arada bir evine gelip gidiyorlar bir gün bir insi şeytan kadına diyor ki “kızın bu adam bana tecavüz etti” desin, kız ikna oluyor, öyle şikayet ediyorlar ve adam ceza alıp birkaç yıl ceza aldıktan sonra orada ölüyor, vicdan azabında dayanamayan kız, H.Ü’nün avukatına yalan söylediğini itiraf ediyor.

4-Adı X, Mesleği esnaf.

Kendisi büyük bir bakkal dükkanı işletiyor, komşu kadınlardan biri borç olarak bir şeyler talep ediyor, bakkal vermeyince daha sonra kızını gönderiyor, kız kameraların gözetiminde olan bakkal dükkanını geziyor, sadece bir iki saniye kamera alanına çıkıyor, bir anda eşyaları dağıtıyor, bu adam bani taciz etti diyor ve adam şu anda cezaevinde 

5-Adı-y, Mesleği Öğretmen.

Kendisi okluda nöbetçi öğretmenken sigara içen iki kız çocuğunu görüyor. “Sizi ailenize söyleyeceğim” diyerek onarı uyarıyor. Bu kızlar ağız birliği yaparak “öğretmen bizi taciz etti” diyorlar. Adam 7 yıl ceza alıyor, eşi ondan ayrılıyor.

Vicdan azabına dayamayan kızlar dilekçe verip kendini yalanlıyorlar adam ceza evinden çıktı ama olan oldu, bu öğretmen ömür boyu bu kara lekeyi alnında taşıyacak.

6-Adı-Z, Mesleği Aile Hekimi.

Kendisi aile hekimine giden bir bayan doktorla bir az tartışıyorlar, odadan çıkan kadın söyleniyormuş “bu adama bir iftira atacaksın ki aklı başına gelsin”

7-Adı-K, Mesleği Hâkim,

Bir bayan Avukat, Hakimden randevu alıp bir dosya üzerinde konuşuyorlar, Avukat “ bu davayı böyle karara bağlaman lazım” Hakim “bu mümkün değil” deyince bayan Avukat, “Hakim beni taciz etti” diyerek şikayet ediyor ve Hakim açığa alınıyor.

Ya bir şikayetle evinden 3 ay 6 ay uzaklaştırılan yüz binlere ne demeli?

Kısacası bu yasa bu haliyle toplumsal huzurumuza katkı vermiyor, yetmiyor benim, senin gibi vatandaşları da üzüyor, tedirgin ediyor. Acilen Mecliste gündeme getirip revize edilmesi lazımdır.

Meclisi göreve davet ediyorum!