Her Günü Hayır, Her Günü Fırsat

Sahuru fırsat, İftarı fırsat,

Bir Kadir gecesi var ki arayanların kadri, kıymeti artsın,

Hele Oruç insanın ruhunu resetliyor.

Doğrusu yaşam boyunca tövbe istiğfar edip kendimize gelmek için bin bir fırsat elimize geçiyor, ama bu fırsatların başında da Ramazan ayı geliyor.

Ne mutlu bu fırsatları değerlendirebilenlere. Resul-i Ekrem (SAV), Ramazan ayı üzerinden geçtiği halde günahlarının mağfiretini hak etmeyenlere yazıklar olsun, buyuruyor.

Yüce Allah’ın her Ramazan günü “Yok mu tövbe eden tövbesini kabul edeyim,  yok mu mağfiret dileyen günahlarını affedeyim, yok mu dua eden duasını kabul edeyim”  şeklinde kullarına manen seslenip rahmet kapılarını ardına kadar açtığı bu ayda bu nimetin farkında olanlara ne mutlu, bu çağrıyı kulak ardı edenlere de veyl olsun.

Mazereti  olmaksızın oruç tutmayan insanlara şaşmamak elde değil. Ehli iman değilse ona söyleyecek bir lafımız yok, ehli iman ise hastaysa, yaşlıysa, yollardaysa hatta güneşin sıcağında çalışması zorluysa bile oruç tutmamasına, sonraki günlere ertelemsine fıkhın ölçülerine göre ruhsat vardır. Ayrıca bayanlar için adette olmanın yanı sıra hamile bir kadının ya da süt veren annenin de orucunu sonra kaza etmek üzere tehir etme hakkı  vardır.

Daha ne kaldı, sapa sağlam olup Müslüman olan bir kimse oruç tutmamak için nasıl bir bahane bulabilir ki. Geriye oruç tutmayan iki sınıf kaldı, çocuklar ve deliler.

Ramazan orucu ümmet-i  Muhammed için bir ay süreyle farz bir ibadet olduğu, İslamiyet’in beş şartından biri olduğuna şek ve şüphe yoktur. Ayrıca sahur ve iftarıyla, kıraat ve teravihiyle bir manevi olgunlaşma fırsatını veriyor.  

Peygamberimiz şöyle buyuruyor;“Oruçlunun uykusu ibadet, sessizliği tespih, hayırlı işleri kat kat fazlasıyla kabul edilir.”

Başka bir hadiste “Bir kimse ki söz ve davranışlarıyla kendini günahlardan alı koymuyorsa Allah-ü Teala’nın o kişinin aç ve susuz kalmasına ihtiyacı yoktur.”Sözünü de unutmamak lazım.

Peygamber(asm) o yüce şahsiyetiyle birlikte Ramazan’ın mükafatından daha çok yararlanmak ve Kadir gecesini ihya etmek umuduyla Ramazan’ın son on gününü itikafta bulunmuş. Yani beşeri ihtiyacı dışında zamanını camide geçirmiştir.

Öyle ise değerli dostlar Oruç ayını iyi değerlendirip günahlarımızın mağfiretini hak edecek kadar hakkını vererek, yüce Allah’ın  rahmetine nail olmayı bilenlerden olmak lazım.

Hem nerden malum ki bir sonraki Ramazan fırsatı elimize geçecek. Bu Ramazan ayına yetiştiğimiz için Yüce Allah’a hamd ve senalarımızı gönülden sunarak, söz ve davranışlarımızı ona göre kontrol altına almalıyız.

Sahuruyla, iftarıyla sevabına iman ederek, sevabını sadece Yüce Allah’tan bekleyerek orucunu tutanlara ne mutlu.

Ona buna takışmadan, insanların kalbini kırmayan, gıybet ve dedikodudan uzak kalanlara ne mutlu.

Varsa zekat ve sadakasıyla, okuyabiliyorsa kıraatıyla, tespihat ve teravihiyle Ramazan ayını ihya edenlere ne mutlu.

En önemlisi de Yüce Allah’ın haberdar olduğu gönlünün derinliklerinden dile yankı veren sesiyle merhaba ey şehr-i Ramazan deyip Ramazan ayı geldi diye sevinen insanlara ne mutlu.

Bir de bu sene camiler cemaatle namaz kılmaya müsait değil teravihleri evde kılacağız inşallah, manevi/medeni cesareti toplayarak evde ailesiyle birlikte teravih kılanlara ne mutu.

Yüce Allah cümle ehli imana böyle keyifli bir hal yaşamayı nasip etsin. Ramazan ayını hafife alanlardan eylemesin. Amin,amin,amin.

Bu duygularla Ramazanınızı tebrik eder Bayram mutluluğuyla neticelenmesini Hakk Teala’dan dilerim.

Aile içi mutluluklar diliyorum.

Anne babasının duasını alanlara ne mutlu.

Eş ve çocuklarıyla selamlaşan kimselere ne mutlu.

Yüce Allah cümlemizi kavga, kargaşa, kaza, beladan korusun. Huzur ve mutluluk nasip etsin.

Hayırlı Ramazanlar dilerim.

NOT:Şafii mezhebine göre 8 rekat teravih de kılabilirsiniz. Bu da benden bir tiyo. Tereddüdünüz varsa müftülüğe sorabilirsiniz.

İyi ki varsın Ozan Valim!

Malum Devletin sac  ayakları Yasama, Yürütme ve Yargı olmak üzere üç temel organ ve bu organların dal budaklarından oluşur.

Bu üç ana unsurun da en mühimi yasama organı olan Meclistir, onun için Meclise çok kaliteli vekillerin gitmesi birilerinin hoşuna gitmiyor. Bu genel seçimlerdeki liste yöntemi ile seçime gidilmesi de bundan kaynaklansa gerek.

Yargı adalet anlayışı içinde görevini yaparsa vatandaş daha da kendinden emin yaşar. Ama Hâkim ve Savcıların atama şekli buna pek müsait değildir, bu konuda bazı yenilikler gelmesine rağmen istenilen düzeye hala ulaşmadı, aslında yedi yıl avukatlık yapan kimselerden savcı, savcılardan da hakim seçmek lazımdır diye düşünüyorum. Bu konuda hususi makalelerim de var.

Yürütmeye gelince hükümet kabini ve onun mahiyetinde çalışan il valilikleri ve mahiyetindeki ilçe kaymakamları, bakanlıkların taşra uzantıları olan mahiyetlerindeki il ve ilçe müdürlükleridir.

Asıl devletin değeri bu bürokratik kadro/kurumlar üzerinde tezahür eder.

Buraya kadar “malumu ilan” tarzında bir açıklama oldu, asıl yazımda anlatmak istediğim örnek bir valinin yönetim tarzıdır.

Şu anda Tokat Valisi olan Dr.Ozan Balcı ondan önce Diyarbakır Kayapınar merkez ilçesinde Kaymakamı ve Belediye Başkan vekiliydi.

Ondan önceki zat belediyeyi iyi idare etmemiş, yavaş yavaş sıkıntıları kamuoyuna yansıyordu. Ancak Ozan bey bu göreve geldikten sonra öyle yönetim tarzı ile ilçeyi idare etti ki, eski yönetimin hataları da arada kayboldu.

Öncelikle ve özellikle belediye personelini düşünerek belediyede hem öğle yemeği çıkardı, hem de belli güzergahlar için personele servis tahsis etti.

Elliden fazla okulda z kütüphane, ibadethane ve abdesthane yaptırdı. Öğrencilere kısa bir zaman zarfında öyle kendini sevdirdi ki “Ozan Baba” olarak okullarda anıldı.

Diyarbakır Sempozyumuna ve Fuat Sezgin sempozyuma belediye olarak sponsor oldu.

Okullarda öğretmen ve öğrencilere 500 bin kitap dağıttı.

Sivil toplum ile iyi bir diyalog içindeydi, Yeniden Yaşam Kanserle Mücadele derneğine hem kira hem tefrişat açısından destekte bulundu.

Bazı ilmi kurumların inşaatlarına demir ve çimento yardımında bulundu.

Kocaman bir ilçede nüfusunun onda birine dahi cevap veremeyen camilerin yetersizliğini görünce dört caminin temelini atmak ona nasip oldu. Engellilere hizmet verecek okullar yaptı. Engelliler günü organize ederek bir ilke daha imza attı.

Mümkün olduğu kadar belediyeye pek eleman da almadı. Çünkü belediyeye eleman almak iyi bir yönetim tarzı değil, belediye bütçesinden ödenen maaş belediyeye yük oluyor, dolayısıyla eleman şişirmesi belediyenin iş yapma imkanını zorlaştırıyor.

Samimiyetine inandığı herkesi dinler, duyduğu bir fikir varsa hemen yararlanırdı. İnsanı çok etkin dinlerdi, söylediklerinizin yapılma imkanı yoksa hemen söylerdi, bundan dolayı bu olmaz diye. Daha önemli bir konu ise o konuda hemen bir komisyon oluşturur ve kısa zamanda yapılması için talimat verirdi.

Cesur bir kişiliği vardı, bir defasında makamında birisi hafif sesini yükseltince hemen onu uyarır ve der ki, lütfen odamdan çık! Bir daha bu konuyu açma, elinden geleni de ardına koyma. Ben Türkiye Cumhuriyetinin Kaymakamıyım, bu ilçenin Recep Tayyip Erdoğan’ı benim! Tabi karşı taraf haksız da olunca gidiş o gidiş.  

Bu kadar vasıfları bir arada taşıyınca da Kaymakam “Ozan baba” oluyor. 

Tabi bu anlattıklarım çalışmalarının çeyreğine denk gelir mi bilemem. Ama bu kadarı bile insanı heyecanlandırıyor değil mi? Yaptığı parklar, yetiştirdiği yüz binlerce fidan… hangi birini anlatayım.

Onun bir ifadesi vardı: “Allah bana iyilik yapmış, bana bu görevi yapmış, bana düşen de çok çalışmak, devletin malını milletin hizmetine harcamaktır.”

Acaba bu yönetim tarzını diğer mülki idare, mevkidaşlarına anlatma imkanı yok mu? Yoksa bu kapasitede insan mı mülkiyede yetişmiyor, diye merak ediyorum.

Bazı valilere tavsiyemdir, valilik size ağır geliyorsa bir hafta Tokat valisi Dr.Ozan Balcı’nın seminerine katılın derim. Öyle bir seminer yoksa İçişleri Bakanlığına tavsiyemdir, bir an evvel böyle bir seminer açsın.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra devlet, adamlarıyla değer kazanır demek içimden geldi. “İyi ki varsın Ozan Valim”, iyi ki bu yazıyı yazmama sebep oldun.

Başarınızın devamını dilerim.                                                            

İstanbul Sözleşmesi Erkeği Rezil ediyor!

Bu sözleşmeyi kabul etmek, ona göre yasal düzenleme yapmak rezaletin daniskasıdır. İsterseniz buyur beraber bakalım.

Bu sözleşme yüzünden;

Daha önce 18 yaş altı evlilikler yapan kimseler tecavüzcü olup, her biri 7-8 yıl ceza yedi, eş ve çocukları boynu bükük hayatın içinde savrulup duruyorlar.

Kendi içinde tezat içeren bu sözleşme 18 yaş altı tüm kız çocukları kadın olarak tanımlanıyor, ama 15-18 yaş aralığında ne resmi ne de dini nikaha müsaade etmiyor, fakat flört ve cinsel birlikteliği serbest ediyor, bu konuda baba da dahil kimsenin kızı uyarma hakkı yoktur.

Bu sözleşme gereği çıkan 6284 numaralı yasa yüzünde yüz binler eşleriyle mahkemelik oldu, erkek evden uzaklaştırma aldı, 150 binden fazla boşanma oldu, onun iki katı kadar kız ve erkek çocuklar baba hasretiyle yaşıyor.

Bu yasaya göre kadına karşı fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet diye yeni yeni şiddet türleri icat edildi, herhangi birisini uygularsa koca evden uzaklaştırma alıyor, öyle geniş bir alanı var ki sınırı belli değil bu şiddet kavramının.

*Allah aşkına hangi evde tartışma yaşanmamış/yaşanmıyor? Amaç kadın erkeği birbirine düşman etmek, aralarını açıp ayırmak, kadını boynu bükük sokakta bırakmak ve erkeğe namussuzluğu kabul ettirip, domuzlaştırmaktır.

Öyle bir bela ki Toplumsal Cinsiyet Eşitliği diye bir faciaya öncülük yapıyor, hukuki eşitlik dışında çok farklı belalara kapı açıyor.

Kadın- erkek tuvalet ve hamam birliğine kadar mücadeleleri devam edecek.

Öyle mendebur bir sözleşmedir ki, erkek-erkeğe evlenmesine, kadın kadına evlenmesine, kedi köpekle dahi partner adı altında evliliğin yasal alt yapıya kavuşana kadar mücadelesi devam edecektir.

Bu tarz evliliklere “Cinsel Eğilim” deniyor; Lezbiyen, Gay, Biseksvel Trans(LGBT),  bunların ne anlama geldiğini bir zahmet siz araştırın, ayrıca bunların üç hevesleri daha var; çocuk sevici, hayvan sevici bir de ölü sevici, fazla dikkat çekmesin diye bunları bu aşamada söylemiyorlar. Bunlar öyle edepsizlerdir ki yarın, biz birleşirken niye birileri bizi seyr etmiyor deseler inanın. Utanmadan Gök kuşağı renklerini yedi milyar insandan çaldılar haberimiz yok, bir de onur kavramını şerefli insanlardan aldılar. Şükür edelim ki şeref kavramını şeref kavramını kullanmadılar, onur zaten yabancı bir kavramdı, onların onuru onlara olsun bizim şerefimiz bize yeter tabi müsaade etseler.

O sözleşme ki nihai hedefleri arasında çocuğa kız erkek demek ayırımcılığa girip öğretmen öğrencisine, kızım ya da oğlum diyemeyecek, ancak ikinse de evladım diyebilir.

Öyle bir bela ki, normal davalarda uzlaşma tavsiye edilirken kadın erkek arasında uzlaşmayı yasaklamaktadır. Hemen her davada kişi davasından vazgeçebilir ama karı koca arasında dava açıldı mı kadın dilekçe verse de kamu davası olarak yine mahkeme devam eder.

Korkarım bu oyuna gelip, çeyrek asır kadın erkek kavgasıyla vakit öldürürüz, adamlar açık bir ifade ile ibneliği bize değer olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Kardeşim ben bu belayı nasıl anlatayım, her tarafı küfür, her tarafı namussuzluk, her tarafı ben erkeğim diyen insanın şah damarını kabartıyor.

Bu sözleşmeyi İngiltere imzalamış uygulamıyor, ülkemize para vererek uygulamamızı istiyor,

Rusya bu sözleşmeyi kabul etmiyor,

Ermenistan feshi için imza kampanyasını açmış, onunla mücadele ediyor.

Benim vatandaşımdan çıt yok, Türkiye Aile Meclisi olarak iki yıldır imdat, imdat diye bağırıyoruz, kimi muhafazakar vatandaş dahi “nedir bu İstanbul Sözleşmesi her seferinde dile getiriyorsunuz diye sitem ediyor.” Senin muhafazakarlığını yesinler behey gafil!

Tutturmuşlar beka sorunu, beka sorunu… yahu asıl beka sorunumuz İstanbul sözleşmesiyle sıkıntıya düşmüş/düşüyor.

Ben kızıma nasihat olsun diye bir uyarıda bunamıyorsam,

Eve geldiğimde tanımadığım bir erkek evimde olduğu halde eşimden hesabımı soramıyorsam,

Komşu dairemin birinde erkek erkekle evli, diğer dairede kadın kadınla ile evli ise,

Bir başka binada kişi köpeğiyle evlenmişse, benim bekam nerede kalıyor söyler misiniz?

Düşman üzerimize gelse bir gün onu geri göndermeyi biliriz evel Allah, fakat toplum bu şekilde dejenere olursa bunun telafisi çok zor.

Peki biz ne günah işledik ki başımıza bunlar geliyor acaba?

Biz kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gördük,

Babasının mirasından mahrum ettik,

Çarşı pazarda aldığımız fırçanın hıncını eve gelip eşimize yansıttık,

Eşimiz doğum yapınca erkek doğurduysa yüzümüz güldü, kız doğurduysa yüzümüzü ekşittik,

Kısacası biz dinimize ihanet ettik, cezasını da çekiyoruz. Eğer İslam’ın kadına verdiği hakkı yaşama geçirseydik bu gün biz Avrupalılara doğruyu direttirdik.

Gelin ülkemize sahip çıkalım,

Boşanma sonrası süresiz nafaka meselesine çözüm bulalım,

Çocuk hazcına çare bulalım,

18 yaş altı helalinden evliliğin önünü açalım, kim hangi uygun yaşta evleniyorsa evlensin.

Kızlarımızı meslek hayalleriyle oyalayıp kirlenmesine meydan vermeyelim,

Ev hanımlığı cazip hale getirelim,

Evliliği kolaylaştıralım,

Zina, Kumar, Faiz, Alkol tüketimine cevaz gösteren yasaları düzeltelim,

Hak hukuk meselelerine ilahi öğreti gölgesine adil bir ayar getirelim.

Kısacası Allah ile barışık bir nizam, tarih, inanç ve kültürümüzle barışık bir hayat sürmeye başlayalım.

Bakın bu gavurların arkasına düşsek rezil bir toplum haline geleceğiz, yazıktır, günahtır bu halka bu haksızlığı yapmayalım.

Bir an evvel İstanbul Sözleşmesinin 80.maddesinin verdiği ruhsatı kullanarak bu işten vazgeçelim.

BM’nin CEDAW sözleşmesini feshedelim.

Bak sana Tabipler birliği, Barolar birliği, Belediyeler birliği işini gücünü bırakmış Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Anadolu’ya bulaştırmak için elinden geleni yapıyorlar.

Ayrıca AB fonundan para almak için en kolay yol projenin bir kenarına Toplumsan Cinsiyet Eşitliğinin olması lazım, yoksa kolay kolay fondan para alamazsınız.

Bu tür projelere verdikleri paralara lanet olsun!

Kürtçe bir laf var; “Tumaî bê merêv gu dê de xwarinê” (tamakarlık insana dışkı yediriyor.) Bu sözleşmeyi para için hoş görenlerin hali de budur.

Peki ne yapalım?

Kimin gücü nereye kadar yetiyorsa, sesi ne kadar yüksek çıkıyorsa, hem milletvekillerine, hem Reis’i Cumhura, hem Bakanlara, en önemlisi de vatandaşlarımıza bu tehlikeyi anlatalım. Çünkü bunu düzeltmenin yolu Meclisten geçer.

Bu sözleşmenin arkasında duran Feministleri, Mor-çatı, Selis kadın, Hebun  maalesef KADEM ve ismini sayamadığım diğer oluşumları da Allah’a havale edelim/ediyorum.

Benden söylemesi.

Eyüphan Kaya

Türkiye Aile Meclisi Güneydoğu bölge Başkanı

Ey Müminler Fırsat Ayı Ramazan Geliyor

Rivayet edilen şu ki, bir Cuma günü Resul-i Ekrem minberdeyken daha hutbeye başlamadan üç sefer üst üste ‘Amin!, Amin!, Amin!’ dedikten sonra hutbeye başlamış. Namazdan sonra Sahabeler merakla sormuşlar;

‘Ya Resulullah hayır ola ne diye hutbeden önce üç defa arka arkaya ‘Amin’ dediniz?’

Resululluh Aleyhisselatu vesselam buyuruyor ki, “Hazreti Cebrail geldi ve dedi ki, ‘Anne baba ikisi ya da biri, bir evladının yanında yaşlandığı halde onların rızasını kazanamayan kimseye ‘veyl’ olsun. Ben de Amin dedim.

Bir daha dedi ki; ‘Senin ismin yanında zikir edildiği halde sana selat ve selam getirmeyene ‘veyl’ olsun. Ben yine Amin dedim.

En son dedi ki ‘Üzerinde Ramazan ayı geçtiği halde günahları af olmayan kimseye ‘veyl’ olsun. yine Amin dedim.

Değerli dostlar Peygamber Aleyhiselamın kolay kolay bedduaya Amin demediğini biliyoruz. Fakat bu üç durumda olan kimseler o kadar büyük bir gaflet içindedirler ki, hiç bir akl-ı selim sahibi bu duruma rıza gösteremez. Ancak açık ifadeyle kendileri için ‘yazık ki ne yazık’ diyebilir.

Bir insan düşünün ki Anne Babasına yararlı olmuyor, hallerini sormuyor, gücü nispetinde kendilerine maddi-manevi katkıda bulunmuyor. Bu insanın haline insan eyvallah diyebilir mi? Bu adam azap görmesin de kim görsün? Yanlış yapanın yüzüne gülmek caiz midir?

Resul-i Ekrem Hz Muhammed’in (S.A.V.) ismi zikredilecek ve duyan bir kimse selat ve selam getirmeyecek, âlini ve eshabını selat ve selama katmayacak, olacak iş midir?

O Peygamber ki;

İman’ı ve İslam’ı,

Şefkat ve merhameti,

Sabrı ve metaneti

Hilmi ve cesareti,

Aşkı ve muhabbeti,

Helal kesbi ve sahaveti,

Ondan öğrendik, onun sayesinde kavradık. Dolayısıyla hem Peygamberimize hem Peygamberimizin yolunda giderek bu güzellikleri bize ulaştırmaya vesile olan Aline ve Eshabına minnettarız. Kendilerine selat ve selam getirerek bir nebze olsun minnettarlığımızı ifade ediyoruz. Diyarbakır’ın Hazreti Süleyman Camisi’nde şehit olarak yatan 27 sahabe herhalde dünyalık kazanmak için buralara kadar gelmediler haşa…

Resul-i Zişan’a. Aline ve Eshabına ve bahusus bu diyarlara kadar gelip atalarımızın ve dolayısıyla bizim İslam ile müşerref olmamıza vesile olan Hz. Süleyman Camisi’nda hâlâ da bu şehre bir nevi manevi bekçilik yapan şehit sahabelere milyon kere selam olsun. Hatemül Enbiya’nın ismi zikir edildiği halde selat ve selam getirmiyene tabii ki ‘veyl’ olsun.

On bir ayın sultanı, ibadet, tefekkür ve istiğfar ayı olan Ramazan ayına gelince, Yüce Yaradan, ‘Yok mu tövbe eden, tövbesini kabul edeyim; yok mu mağfiret dileyen, günahlarını affedeyim; yok mu Dua eden duasını kabul edeyim’ buyurduğu halde Orucunu eda etmeyip üstelik günah işleyene olmasın da kime ‘veyl’ olsun.

Hem Oruç ayında “sıhhatli” bir kimsenin mazeretsiz oruç tutmaması için,

Ya gayrı Müslim,

Ya deli,

Ya da adette olan bayan olması lazım,

Buna kimsenin bir diyeceği yok.

Aksi takdirde hoş görmek mümkün mü buna ancak ‘Yazık ki ne yazık’ denilebilir.

Müslüman isek İslam’ın gereğini yapacağız

İslam’ın beş şartını yerine getirmenin yanı sıra;

Adil olacağız,

Şefkat ve merhameti elden bırakmayacağız,

İnsanlar arasında emin bir birey olarak bulunduğumuz çevreye güven vereceğiz,

Paylaşımcı olup, etrafımıza yardım elini uzatacağız.

Cennet-i ala pahalıdır bedel ister, burada keyfine bakan kusura bakmasın orada keyif çatamaz.

En nihayet diyorum ki,

Ne mutlu anne babasının duasını kazananlara,

Ne mutlu Resul-i Ekrem’e, âline ve ashabına, selat ve selam getirenlere,

Ne mutlu Ramazan-ı Şerifi ihya ederek Cenab-ı Allah’ın (C.C.) rızasını kazananlara

Bu mutluluktan payidar olmanız dileğiyle.

—————-

‘veyl’ ;azabı, ikabı ifade eden bir kelimedir. Diğer bir anlamı da Cehennem çukurlarından bir çukurdur, en hafif manasıyla ‘yazıklar olsun’ anlamında kullanılır.

Bahri İleri konuşuyor

Sevgili dostlar yıllardır köşe yazıyorum, ülkenin dört bir yanında yazılarıma ev sahipliği yapıp sesimi kamuoyuna ulaşmaya vesile olan yirmiden fazla internet sitesine teşekkür ederim, tabi zaman zaman bizzat bana dönüş yayıp beni tebrik eden, bana moral ve motivasyon veren bir çok okurum da oluyor.

Geçende Diyarbakır’da Heci Tahir Zana adında bir büyüğümüz gazeteyi ayıyor ve genel yayın yönetmenine diyor ki, “evladım bu yazarınızı görmeden ölsem gözüm arkada kalır, ben yaşlıyım gazeteye gelemem ama muhakkak sizi bekliyorum.”

Gittik iki ay önce yazdığım “Neler Oluyor Reis’im” başlıklı yazımı koltuğuna almış, kendisi bizzat yazıyı bir daha bana okudu, hem de duygulanarak ve bana dedi ki; “evladım Allah senin gibi gayretli, cesaretli düşünce insanları muhafaza etsin” çok az kişi bu hakikatleri yazıyor.

Tahir amca ki, 1980 öncesi Siyasal Bilgileri okumuş, 129 dünya ülkelerini gezmiş, Nelson Mandela’ya misafir olmuş bir adam.

Bu aktif takipçilerimden bir de Diyarbakır Eşraflarında biri olan Bahri İleri adında insanlığın derdi ile dertlenen bir iş adamıdır. Kendisi öyle şuraya buraya yazıp, demeç falan da vermez, ama samimiyetine inandığı yazar çizerleri de takip ettiğini biliyorum. Beni de bu gruptan saydığı için kendisine huzurunuzda teşekkür ediyorum. Diyebilirim tüm yazılarımı analiz düzeyinde okuyor, varsa bir yanlışım telefon açıp uyarıyor, çoğu zaman da beni tebrik ediyor.

Bu son yazımı sokağa çıkma yasağının açıklanmasıyla fırınlara saldıran vatandaşlarla ilgili yazmıştım. Sağ olsun bana destek, moral mahiyetinde bir şeyler konuşurken özel bir sohbetini yakaladım, sizinle paylaşmak istiyorum.

Bahri ileri konuşuyor:

Allah dünyaya müdahale etti mi böyle müdahale eder. Şu Korona virüsün biyolojik bir senaryonun ürünü olduğu yavaş yavaş ağırlık kazanıyor. Ama senaryo çok ilginç sonuçlar doğurdu, haddini aşan insanlık bin bir açıdan uyarı aldı.

*Ezan ve sala sesleri dünyada yankılandı, Kur’an-ı Kerim ABD’nin temsilciler Meclisinde okununca ABD başkanı eşini uyararak; “ayağını indir Kur’an okuyor” dedi.

*Yüce Allah Mekke ve Medine’yi Müslümanlara kapattı…

Artık öyle olmuştu yılda bir nerdeyse çoluk çocuk Umreye gidiyordu, ama aç sefil olan komşusunun halini soran yoktu, üstelin gidiş gelişini havalı havalı anlatıyorlar, sanki Bodrom, Kuşadası tatilinden dönmüş.

Peki bu dinimize uygun mudur? Bu şeytanın bir oyunu değil mi?

Adam sılayı rahim etmez, yakın uzak, fakir fukaranın halini sormaz Diyarbakırlıların deyimiyle “komu külfet” Umreye gider.

Allah uyardı mı böyle uyarır, “haydi oradan” der gibisine Umrenin yolunu Müslümanlara kapattı, erkeksen git bakayım. Üstelik görünmeyen bir askerle.

*Müslümanlara camileri yasakladı…

Hele biraz hafızamızı yoklayalım Müslüman’ın camiye girişi çıkışı ve sosyal ve ekonomik halleri üzerinde bir düşünelim. Nerdeyse caminin müezzini cemaatten önce kendini dışarı atıyordu.

Cemaat camiden çıkar çıkmaz gıybet, dedikodu, gaflete aynen devam ediyordu, kimi adamların vadeli hesap banka cüzdanları ceplerinde, o faiz ki gönül rızası içinde faizle iştigal eden Allah ve Resulüne savaş açmıştır diyor yüce Allah.

Yüce Mevlam dedi ki “haydi defolun evimden”, bu şekilde evime gelmeyin dercesine, tabi anlayana.

*En önemli temas aracı olan tokalaşmayı dahi men etti…

Malum selamlaşmanın, hal hatır sormanın ilk adımı müsafahadır üstelik müsafaha sünnettir. Gel gör ki toplum o hale gelmişti ki, güya adam sizin elinizi tutuyor, yüzü başka tarafa bakıyor, sağda solda kimse olayınca da havaya bakıyordu.

Yüce Allah “bu ne samimiyetsizlik” dercesine tokalaşmayı da yasakladı.

Mesele budur arkadaş, bunu fark edip kendine gelebilenlere, tövbe istiğfarda bulunanlara ne mutlu. Bunu anlamayanlara da milyon kere yazıklar olsun.

Kürtçe bir laf var, “Kerê me çu seferê, hat dîsa kerê berê” (eşeğimiz sefere gitti dönünce yine aynı eşek)yani adam eşek kafalı ise bu musibetten de ders alacağı yoktur.

Kardeşim dünya ezan ile sala ile dua ile Kur’an ile hem hal oluşsa bizde bazı dangalaklar küfrüne devam etse ne yazar.

O yüce Allah ki “bu kitabı muhakkak ben indirdim, onu yine ben muhafaza edeceğim” diyor ve işte böyle muhafaza ediyor, insanlığın gündemine sokuyor.

*Bir tokatta günahkarlara tabi, işte görüyorsunuz, kötülüğün işlendiği yerler tamamen kapandı; zina, kumar, şarap içilecek yerlere kilit vuruldu. Yüce Allah daha ne yapsın, insanlığı nasıl uyarsın? arkadaş.

Bunun üzerine tüm insanlığı İslam’a davet ediyorum, ne mutlu Müslüman olana diyorum, görüyorsunuz yüce Allah İnsanlığa ayar veriyor, Allah Rabbülalemindir, Rebbülmüslimin değildir. Dedi

Bu samimi sohbetten dolayı Bahri beye teşekkür etmeyi borç bilirken, bu manidar sohbeti özetle sizinle de paylaşmak istedim.

Ben de diyorum ki zaman kendine gelme, özeleştiri yapma ve ruhunu tedavi etme zamanı, ister bunu yap manen olgunlaş, istersen gaflete devam et, orası kişinin bileceğiniz iştir.

Allah iyilerimizi daha iyi etsin, fasıklarımıza da tövbe istiğfar nasip etsin diyor, amin demenizi diliyorum.

Selam ve selametle kalın.

Yardımların Dağıtımı Daha Hızlı Olmalı!

Selamünaleyküm dostlar, bu başlığı eleştiri için köşeme bırakmadım, iyinin daha iyisini yapmak için seçtim.

Çünkü bu süreçte yardımların çok hızlı olması lazım, nedenine gelince aç olan insana “hele bir az sabret” diyemezsiniz.

Diyarbakır’da 17 İlçe düzeyinde yardımların SYDV üzerinden tek elden yapılması önemli, ama yeterli ekipleriniz yoksa bu yardım dağıtımı haftalar alır, bu da sıkıntıların oluşmasına sebep olur.

Köşe yazarı olmam ve bir önceki dönemde Ak Parti İl başkan danışmanlığını yapmam hasebiyle kendilerine yardım ulaşılmayan kimi vatandaş beni de arıyor, “bize ne zaman yardım ulaşacak” diye.

Yetkili, etkili kimselere durumu aktarıyorum onlar da diyorlar ki: -şu anda “vefa projesi” dahilinde 65 yaş ve üstü vatandaşlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz. Elbette ki yaşlılarımıza öncelik vereceğiz, ama bu süreçte herhangi bir vatandaşımızın mutfağında “kuşhane” boş duruyorsa vebali hepimizin boynunadır.

Peki bu yardımları garip gurabaya nasıl ulaştırabiliriz derseniz, doğrusu bunun yolunu yöntemini valimiz Hasan Basri Güzeloğlu 18.muhtar saatinde belirlemişti.

Muhtarlara hitaben şunu söylemişti:“Muhtarlarım üç aylar geliyor, yetimin, fakir fukaranın umudu devletidir.  Onların temsilcileri sizlersiniz, devletin yetkilisi de benim, bu tür muhtaç insanları muhakkak bize bildirin”

Daha ne desin? doğru olanı da budur zaten, anacak buna rağmen yardıma muhtaç vatandaşlarımızın adı belediyemize, vakfımıza ulaşamıyorsa demek ki muhtarlarımız halktan kopuk yaşıyorlar.

Mesela her muhtar adres ve telefonunu gazetelere verebilir. Hatta her mahallenin en işlek sokaklarının girişlerine dahi yapıştırabilir değil mi? O zaman vatandaş rahatlıkla muhtarını arar. Malum kimi vatandaş muhtarlıkların yerini bile bilmiyor.

Yardım dağıtımı eğer nakit cinsindense zaten listede ismi olmayanlara ödeme yapılamaz, fakat gıda yardımı yapılıyorsa burada esnek davranıp vatandaşın beyanını esas almak durumundayız, hem hangi oranda vatandaşlarımız bir koli gıda yardımı için ihtiyacım vardır diye hilaf konuşacak? Belki ondan biri, işte o bir kişinin yüzünden dokuz tanesini görmezlikten gelmeyelim.

Eğer sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfının bütçesi böyle bir yardıma elvermiyorsa yerel dinamiklerimize müracaat edelim. Sivil Toplum Kuruluşlarımız var, elhemdulillah zenginlerimiz var.

Hem bizzat gıda yardımı isteyelim, hem gerekirse vasıtalarından da faydalanalım. Üç kişilik yardım ekibinden biri mesul memur, diğer ikisi gönüllü vatandaş olmak üzere merkez ilçelerde en az ikişer vardiyeden 100’er ekip lazım. Vardiyenin biri 8-17 diğeri 17-23 saatleri arasında aktif çalışıp bir haftadan daha az bir zamanda bütün fakir/muhtaç vatandaşlarımıza ulaşmak gerekir.    

Bu akşam saat 21:30-22:00 saatleri arasında 17 ilçe vakıflarımızı aradım, üç tanesi hariç diğerleri ses tonlarından aldığım enerji ile anladım ki heyecanla işinin başındadırlar, bu bana umut verdi. Hatta Kocaköy bir latife de etti; “yoksa bizi kontrol mu ediyorsunuz?” Diyerek. Cevap vermeyen üç ilçenin de belki mazeretleri olabilir, hemen yargısız infaz etmeyelim, isimlerini yetkililere verdim, fakat şikayet niyetiyle değil takip edilsin diye..

Zaman moral motivasyonu kırma zamanı değildir. Ama bu yardımlar gerektiği anda vatandaşlarımıza ulaşmazsa iki gün sonra götürmenin de bir anlamı kalmıyor.

Bu süreç bir anlamda bir seferberlik hali,  hepimizin katkıda bulunması lazım. “Milli dayanışma ruhu” ondan geliyor, “biz bize yeteriz” sloganı ondan oluştu. “Tekalif-i Milliye” ifadesi ondan dolayı gündeme geldi. Peki ben vatandaş olarak bu yardımlaşmanın neresindeyim diye soruyorum?Bu yazıyı da bu sorumlulukla yazdım.

Hatta  üç gün önce “Tekalif-i Milliyeye evet, ama!” başlıklı bir yazı yazdım ve dedim ki; İşçi-memur, çalışan-emekli maaşı 3000 liradan fazla olan herkesten bir defasına mahsus %10’luk yardım kampanyasına bir katkı payı kesilsin biz de ruhen huzur bulalım az da olsa katkımız oldu diye.

Devlet memurlarının sayısı da mesaisi de bu yardımı seri bir şekilde dağıtmaya yetmez. Onun için bu dağıtma ekiplerini her ilçenin nüfusuna oranla yeterince arttırılmasında fayda mülahaza ediyorum. Yoksa o haberlere yansıyan yaşlıları ziyaret haberleri bizim dünyamıza da ahretimize de faydası olmaz haberiniz olsun.

Benzer sorunların başka illerimizde de yaşaya bileceğini düşünüyorum.

Kolay gelsin diyor, şu Korona virüs musibetinin bir an evvel ülkemizden, coğrafyamızdan ve dünyadan ayrılmasını diliyorum.

Cin’i titreten Korona virüsü yol üstünde buldukları ülkelere de da birkaç tokat attı ve Avrupa ve Amerika’da yuva kurdu, halinden de memnun gözüküyor. Ne yazık ki insanlık hala bundan bir ders çıkarmaya niyetli gözükmüyor. Her şeyi küçük sebeplere bağlıyor.

Ben bunun ilahi bir ikaz olduğuna inanlardanım, yaşadığım yarım asırda dünya böyle bir imtihan geçirmemiştir. İşte görüyorsunuz, evimdeyim ama bu imtihandaki yerimi arıyorum.

Başarılı bir tarzda bu imtihandan çıkmamız dileğiyle.

Musibetler İnsanı Düşündürmelidir

Bu korona virüs, hayata dair birçok ezberleri bozulduğu, insanlık dünyasının düşünme moduna girmesine vesile olduğu, şer gibi görünse de aslında birçok hayra vesile olduğu/olacağı aşikârdır.

Tıpkı cenaze namazında “er kişi niyetine” der gibi fakir/ zengin demeden, makam/mevki tanımadan, yani insanlar arasında ayırım yapmadan vazifesini yapan bir meçhul asker edası ile çalışıyor, varsa bir özel adresi onu da biz bilmiyoruz ancak yüce Allah biliyor.

İslam inancına göre; “her şeyin bir hikmeti var” mantığı ile değerlendirmek varken, bazı insanların bu tür olağan dışı halleri sadece maddi sebeplere bağlaması hadiseyi önemsizleştiriyor.

Birkaç başlık altında değerlendirmek gerekirse bu olayla birlikte,

*Dünya durumunu muhakemeye almalı,

*Devletler kendini sorgulamalı,

*Toplum fert düzeyinde kendine çeki düzen vermeli, diye düşünüyorum.

Dünyanın idari yapısı adil bir yönetim tarzını temsil etmiyor. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler(BM) örgütü en büyük oluşum olarak dünyanın sorunlarına çare/çözüm getiremiyor. Hatta birçok kere zulme sessiz kalıyor.

İslam İşbirliği Teşkilatı(İİT), İslam dünyası arasında idari ve ekonomik bağ oluşturamadı,

G-20’den şimdiye kadar dünyanın hayrına bir karar çıkmadı.

D-8’ler, arada bir araya geliyor ama galiba şimdiye kadar mega bir karar verecek durumda bir toplantı yapmadı,

Kısacası bu oluşumların adı var, ama etkileri yok hükmündedir. Bu oluşumların kendini sorgulaması lazımdır.

Devletler kendini yoklamalı, gücünü vatandaşların lehine kullanmalı, az da olsa verdiği katkıda adil olmalı. Bir kısım vatandaşa katkı verirken, diğer kısmını ihmal etmemeli, toplumun moral ve motivasyonunu yüksek tutmalıdır. Fakirin kimliği sorulmaz.

Dört kişilik bir ailenin asgari, mecburi mutfak masrafı için 700-800 lira yetiyorsa muhtaç olan her aileye en az bu kadar yardım ulaşmalı. Aylık bu kadar dahi mutfağa düşen pay olarak geliri olan da yardıma tenezzül etmemeli. Başka bir ifade ile bu süreçte asgari gıda giderleri dışında başka masraflardan kaçınılmalıdır. Organizeli bir şekilde gerekirse bütün evler aranarak mutfak ihtiyacı ne durumdadır, öğrenilmelidir.

Daha önemlisi, Devlet kanun ve kurumlarıyla Allah’a meydan okuyorsa iki kere düşünmeli, bundan daha basit bir yol/yöntemle gerekirse yüce Allah o saltanatı devredebileceğini hatırlamalıdır.

Bir devlet namussuzlarla selamlaşır, namusluları eziyorsa bir gün tahtı saltanatının sarsılacağını bilmelidir. Zaman kendini sorguya çekme zamanıdır.

Ya kişiye ne demeli, kardeşim iller ilçelerden, ilçeler köylerden, köyler de vatandaşlardan oluşuyor. Yani o kötülediğimiz yetkili etkili siyasetçi/bürokrat var ya işte onlar da bizdendir. Biz düzelirsek onlar da düzelir diye düşünüyorum.

Nasıl mı?

*Zulüm ve haksızlıktan uzak duracağız,

*Allah’a karşı olan vazifelerimizi başta ibadet olmak üzere, ahlakımıza çeki düzen vereceğiz,

*Gelirimizden arta kalan bir şey varsa paylaşacağız. Kendimize meyve alacağımıza komşumuza ekmek almalıyız diye düşünüyorum.

*Ev hapsine mecbur kalmış yaşlılarımızı arayacağız, hallerini soracağız.

*Sosyal sorumluluk gereği herhangi bir organizasyonda bize bir vazife düşüyorsa seve seve yerine getireceğiz.

*Bize mecburi bir vazife düşmüyorsa evimizden çıkmayacağız, okuyacağız, tefekkür edeceğiz, sohbet edeceğiz, varsa kaza namazlarımızı kılacağız, mümkünse oruç tutup, zikirle hasenatımızı arttıracağız.

Böyle musibetler insanı düşündürmelidir. Ne mutlu bu tür olayları kendine bir tarih yapıp yanlışlarından vazgeçene, ya da iyiliklerine iyilik katarak manevi alemde terakki edene.

Allah iyilerimizi daha iyi, Fasıklarımıza da tövbe-ı Nasuh nasip etsin.

Toplum olarak gavurları geride bırakacak kadar gaflete dalmışız, daha büyük musibetler başımıza gelmeden irkilip kendimize gelelim. Bu Müslüman toplumda bu kadar başıboşluğun olması insanı kahrediyor.

Allah’ın kahhar ismi celili devreye girerse rezil/rüsva öleceğiz haberiniz ola.

Hele şükür ki bu musibetle birlikte,

Flört azaldı,

Zina azaldı,

Rakı tüketimi azaldı,

Gece hayatı bitti,

Kahvelerde boş geçen zaman olayı ortadan kalktı,

İmanın bir parçası olan temizlik ön plana çıktı,

*Bu sıkıntıların icabı olarak devletin aldığı tedbir ve destek paketi de takdire şayandır. Ah bir de taşrada bu hakkı hak edene ulaştırabilsek, inşallah burada kayda değer bir sıkıntı oluşmaz.

Bu korona virüs, insanlar tarafından üretilmişse bile ilahi bir musibettir. Şeytanın cinni olanı insi olanının eline su dökemez. Bize düşen bu musibet ile olgunlaşmak, bütünleşmek, selamlaşmak ve bol bol tövbe ve istiğfar edip dualarda buluşmaktır.

Gelin ailemizle hem hal olalım; Secde birliği, Sofra birliği, Sohbet birliğimiz olsun. Ben her fırsatta aileler için bu duayı ediyordum, işte imkân, işte fırsat.

Selam ve selametle kalın.

Yeni Sistemi Eski Yöntemle İşletmeyin!

Bu ülkenin asıl sorunları devlet menşeli sıkıntılardır. 1921 anayasasını değiştiren komite 1924 anayasasını hayata geçirmek için halkı tehdit ve işkence ile esir aldı.

Fransa, Almanya, İtalya, İsviçre kanunlarını Anadolu insanına bela etti. Getirilen İlke ve İnkılaplarla yaşamı çekilmez hale getirdi.Yetmedi 1925 olaylarını bahane ederek Kürt vatandaşlarımıza ekstradan bir sıkıntı verdi.

A)17 bin faili meçhul olay devletin ayıbıydı. Bundan türeyen PKK, devletin varlığına alt yapı hazırladığı bir örgüttür. Baksanıza Beka vadisinde Öcalan’a gül veren kimi zevat/zerzevat bu gün devletin sahibi gibi konuşuyor, medyaya demeçler veriyor. Bu gün dünya bu örgütü kullanıyorsa yine sebep bizden kaynaklanıyor. Yaranız varsa birileri kaşır, maalesef!

Soruyorum suçlu kim?

B) Uyuşturucu mafyası bu ülkede varsa yine sebebi devlettir. Daha düne kadar kimi asker de emniyet mensubu da bu uyuşturucu patronlarıyla aynı masada rakı içiyordu.

Soruyorum suçlu kim?

C) Yer altı dünyası varsa yine sistemin yetersizliğinde, yargının hantallığından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Bir mafya mensubu tanıdığımın şöyle dediğine şahit oldum; “Bazen mahkeme başkanı bize diyor ki, yahu arkadaş şurada bir haksızlık var, hele çaresine bakın, vallahi hakkı sahibine ulaştırmakta başarılı olamadık”.

Soruyorum suçlu kim?

D) Cinsel taciz suçuna ne demeli acaba? Kimin hangi akıl ve vicdanla kabul ettiği, Rusya’nın dahi imzalamaktan imtina ettiği İstanbul Sözleşmesi ile getirilen yasalara göre 18 yaş altı resmi evlilikler yasak, ama flört ve isteğe bağlı cinsel beraberlikler serbest. Binlerce vatandaşlarımız bu yaş aralığında evlendiği için tacizden içeride yatılmış vaziyette. Eşi ve çocukları boynu bükük babalarının yolunu gözlüyorlar, bu soruna eğer Meclis bir çare getirmezse kim getirecek?

Soruyorum suçlu kim?

E) Gasp suçuna gelince Devletin yetiştirdiği insan tipi budur; işsiz/aşsız, itikatsız/imansız bir nesilden de bu çıkar arkadaş, yine suçlu arayınca durum devletin eğitim sistemini işaret ediyor.

Soruyorum suçlu kim?

F) Hele ki silahlı mücadeleye kalkışmadan siyasisi düşüncesini ifade eden kimselerden cezaevlerinde yatan birlileri varsa, biran evvel serbest bırakılmalıdır diye düşünüyorum. Vatandaşa hizmet etmekle yükümlü Devlet kim oluyor ki vatandaşa “Sen nasıl beli eleştirirsin?” diyebiliyor, o eski karanlık devletti.

Soruyorum suçlu kim?

G) Geriye kasten adam öldürme kalıyor, o tür mahkûmların affı ancak karşı tarafın rızasına bağlıdır. Eğer davacı davasından vazgeçerse onu dahi bırakabilmelidir diye düşünüyorum.

Yukarıda yedi tane suç saydım G bendi dışında diğerlerini kapsayacak bir “Af” yasası çıkarılmalıdır. G şıkkındaki işlenen suçlarda ise davacının rızasına bağlı şartlı af getirilebilir.

Eğer bu sitemi dünya ölçülerinin bir adım ötesine taşımak istiyorsak, bu tür iyileştirmelerle farkını hissettirmek lazım. Dolayısıyla diyorum ki; “Yeni Sistemi Eski Yöntemle İşletmeyin!” müsaade edin bu ülke insanına huzur ve güven gelsin.

Pakistanlı alim merhum Mevdudi’nin bir iddiası aklıma geldi, şöyle demişti; “Bir ülkede huzur, sükunet, zenginlik ve güven varsa aslan payı devletindir. Sıkıntı, gürültü, fakirlik ve kaygı varsa yine aslan payı devletindir” ben de bundan ilham alarak bu yazıyı yazma gereğini duydum ve diyorum ki, Başkanlık sistemi diye bir sistemi  elbirliği iş birliği içinde getirdik;  hatırlıyorum her gün bir şiirle yeni sistemin faydalarını anlatıyordum, tam 63 tane üçer dörtlükten ibaret şiir yazmıştım, bu sistemi her fırsatta vatandaşa anlattık,  halk ikna oldu ve referandumda %52 ile Başkanlık Sistemini getirdi,  artık adam gibi işletmenin zamanıdır,  bunlardan biri de bu “Af” meselesidir.

Milletvekillerine tek tek sesleniyorum! iki kere düşünün ve ona göre bu infaz paketinin içeriği zenginleştirin. Bu tür yasama faaliyetlerinde varlığınız hissedilmediği için vatandaş size kırgın. Partinizin getirdiği infaz paketine gözü kapalı “evet” demeyin. Unutmayın siz partinizden çok, milletin vekili siniz.

Tabi bu bir af yasası değil ama bir infaz indirimi varsa istediğim düzeyde olmasa da muhakkak kapsamını geniş tutmak lazımdır diye düşünüyorum.

İstanbul Sözleşmesinin kabul şeklinden ibret alın! Dört partinin oylarıyla gece saat 23 sıralarında Meclise sunuldu ve yarım saat zarfında kabul edildi,  kabul edilen bu aile ve din düşmanı, küfür kokan sözleşme nasıl da 246 firesiz evet oylarıyla meclisin onayını aldı ki bu gün bu toplumun başına bela olmuştur. Vekil, vekaletini yapsaydı bu rezil duruma düşer miydik? Onun için diyorum ki,  bu paketin getiri ve götürüsüne iyi bakın, ona göre karar verin.

Haydi kolay gelsin.

Genç Evliliklere Müsaade edin

Hayatın realitesine bakılınca Genç Evliliklerin daha kaliteli hayat ve sağlam yuvaların oluşmasına imkân verdiği anlaşılmaktadır.

Yakından tanıdığım bir dostum, 1978 yılında 16 yaşında yaşıtı olan amca  kızı ile evlendirildi; üç kız, üç erkek evlatları var, hepsi de üniversite mezunu pırıl pırıl insanlar. Düşünüyorum da acaba 1988 yılında evlenseydiler halleri nice olurdu! Bu kadar evlat yetiştirebilecekler miydi? Ya da eşi dışarıda çalışsaydı, böyle mutlu bir aile olma imkânları olabilecek miydi?

Her iki durum da aile huzurlarına gölge bırakırdı diye düşünüyorum. Hiç çalışan eşler bu kadar çocuk yapabilir mi? Yapsalar da yetiştirebilir mi? Bekli de ev hanımlığı/anneliğin bereketi hürmetine aileleri bu kadar şen ve huzurludur.

ABD dâhil birçok dünya ülkelerinde evlilik yaşının yasal bir sınırı dahi yoktur. Çünkü bu devletler vatandaşına güveniyor.

Nitelikli vatandaş yetiştirdiğine inanmayan devletler oradan buradan kopya ettikleri ithal kanunlarla toplum mühendisliğini yapmaya çalışıyorlar.

Maalesef bizim ülke de bunlardan biridir. İtalya, Fransa, Almanya, İsviçre gibi ülkelerden ithal ettikleri kanunların önüne, ortasına, arkasına Türk kelimesini bırakarak halkı oyuna getirdiler. Bir de baktılar laiklik teraneleri ile ne olduğu belirsiz bir toplum oluştu, fırsat bu fırsat diyerek İstanbul Sözleşmesi ile kadın erkek ilişkisini de berbat ettiler.

Hele şu ibrete bakım! İstanbul Sözleşmesine göre hangi yaşta olursa olsun 18 yaş altında olan her kız çocuğu kadın sayıp ona müdahale eden herkes kadına müdahale etmiş gibi cezalandırılır.

Bu yaşlarda cinsel olarak istediği kişi ile beraber olabilir, hiçbir yakının ona bir şey söylemeye hakkı yoktur. Ancak evlenme yaşı ailenin rızası ve doktor raporu varsa 17, yoksa 18 yaşını doldurduktan sonra resmi evlilik yapabilir.

Gayri meşru ilişki ve ondan dolayı oluşacak gebelik ve doğumda sorun yok, fakat “Allah’ın emri ve Peygamberin kavli” ile nikâh söz konusu olursa 8-10 yıldan başlayan cezalar var. Kime var? Kocaya var, evlendirmeye razı olan velisine var.

Maalesef bu şekilde evlenen ve sayıları binleri bulan delikanlılar bu gavur sözleşmesi yüzünden ceza evinde, eşi ve çocukları hayatın içinde sahipsiz durumdadırlar. Birkaç medya organı ve bazı Sivil toplum kuruluşları dışında sanki aralarında anlaşmalıdırlar gibi kimseden ses çıkmıyor. Hele o feminist kadınlar var ya, bir adım geride kıs kıs gülüyorlar. Bir açıdan da dertlidirler, çünkü bu kadınlar kapılarını zinaya açmamışlar, onlara göre kadın dediğin bu konularda rahat olmalı.

Bu İstanbul Sözleşmesi yüzünden çıkan yasalara bakıldığı zaman bahusus 6284 numaralı yasaya bakıldığında namus ve şeref sahibi olan bir kimsenin kahrolmaması mümkün değildir.

Nasıl da dört partinin oylarıyla 246 tam oyla bu sözleşme kabul oldu? O an Mecliste kimlerin vekilleri vardı? Acaba bir gün vatandaşım yakama yapışacak diye hiç düşünmediler mi? Yakın zamanda onların da isimlerini deşifre edeceğiz inşaallah. Herhalde bu devlet sırrı değildir.

Bu sözleşmeye göre;

Kız çocuğunuz gece saat 12’de tanımadığın biri ile kapınıza gelirse “bu kimdir?” deyip sesini yükseltemezsiniz!

Eve geldiniz, yabancı bir erkek evde var, eşinize dahi bu kimdir? Bizim evde ne arıyor? Diye sorma hakkın bile yok! Bu nasıl yasa arkadaşlar bu toplum ne zamandan beri boynuzlu oldu da haberimiz yok.

İbretlik bir örnektir baba evinde zina işleyen kıza, baba tokat attı diye mahkemede para cezası yedi. Bilemiyorum bir benim mi tüylerim diken diken oluyor. Hele bu paragrafı iki defa daha okuyun, bu ne haldir arkadaşlar? bu ne haldir?

Derdin nedir diye sorsanız,

*Bir an evvel İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi,

*6284 numaralı yasanın ıslah edilmesi,

*Şu anda genç evlenip, daha sonra kimin hangi amaçla ceza evine gönderdiğini bilemediğimiz kimseler şu son infaz yapılanmasıyla bırakılması sağlanması,

*Genç evliliğin karşılıklı rıza ve paydaşların onayı ile yasal hale getirilmesi,

*Ucube bir kanun olan “kadının beyanı esastır” maddesine hukuki bir düzenleme getirilmesi,

*Süresiz nafaka sorununa vicdanî, imanî bir ayar verilmesi.

*Evliklerin cazip hale gelmesi için her belediye tarafından isteyen genç evlilere 1+1 dayalı düşeli bir evin beş yıllığına kirasız tahsis edilmesi sağlanması,

*Her fırsatta birçok yol/yöntem ile evliliğin önemi anlatılması,

Bazı kimseler tahmin ediyorlar ki böyle bir yasa çıkarsa sanki hemen binlerce çift evlenmeye başlayacak, öyle bir şey yok arkadaş, okuyanı var, okumayanı var. Dışarıda çalışmayı tercih edeni var, ev hanımlığını tercih eden var. Kimisi çocuğuna bir lokma yerine iki lokma yedirir, kimisi de bir lokma ile birlikte anne sevgisiyle büyütür. “Kızım mesleğini kazansın, sonra evlensin” diyenleri çok gördük, bu günün şeytani ortamında temiz kalmak, iffetini korumak çok zordur. Serbest yaşayan kimselerden de bay olsun bayan olsun nitelikli eş olmaz maalesef!

Meclisimizin Millileşmesi dileğiyle.

Dünyaya Huzur Gelecek

Çanakkale ruhu ile açılan Büyük Millet Meclisi, Anadolu’nun inanç ve kültürünün tezahürü olarak 1921 anayasasını çıkardı. Kısa zamanda herhangi makul bir gerekçe olmadan meclis feshedildi ve oluşan yeni meclisle 1924 anayasası çıkarıldı.

1924 Anayasası Anadolu insanının inanç ve kültürünü ötelemek için kapı araladı ve o gün bu gündür o kapıyı kapatmakta zorlanıyoruz. Bu yeni sistemle evimizi değiştirdik, kapıyı kapattık ama oluşturduğu tahribatı onarmakta zorlanıyoruz.

Almanya, Fransa, İtalya, İsviçre gibi gavur diyarından kopya edilen bu yasalar ülkemizin canını yaktı, yakmaya da devam ediyor.

Önüne, arkasına, ortasına Türk kelimesini koyarak Türk vatandaşlarımızı oyalamaya ve uyutmaya çalıştılar, ama Kürt vatandaşlarımız  bu yasaları içine sindirmediler tabi cezasını da fazlasıyla çektiler.

Zaman içinde;

*Harf devrimi,

*Kılık kıyafet devrimi,

*Laiklik ilkesi ile inanç ve kültürümüzün anasını ağlattılar.

Hani bir laf var; “inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmak durumunda kalacaksınız” aynen böyle bir durum insanımızın başına geldi.

Bu zulümlere seyirci kalanlar bir anlamda sıkıntıları normal gördüler, hatta taraf oldular. Benim senin gibi bir vatandaş hak adına bunları hatırlattıkları zaman tuhaf karşılanıyor.

Mesela kimse demiyor ki; “Arkadaş! 1921 Anayasasının nesi bize yetmiyordu ki Meclis feshedilip,  yeni bir anayasa yapıldı?”

Tam tersine bu haksızlığa karşı kıyam eden insanlarımızı kötülüyorlar. Mesela Şeyh Sait ve arkadaşlarını suçlayanlar İnkılap tarihinin yalanlarına inanan kimselerdir.

Neyse günümüze gelelim,

Atatürk’ü seviyor musun? Sevmiyor musun?

Laik misin? Değil misin?

Ben Cumhuriyetin çocuğuyum,

Bu ülkeyi Atatürk kurtardı

Mustafa Kemal’in askerleriyiz… gibi tuhaf tuhaf ifadeleri çok duyduk.

Yahu bu nasıl kurtuluş?

*İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy yeni Türkiye’den sürgün ediliyor, vefat edince “cenazesine kimse katılmasın” talimatı Ankara’dan geliyor,

*Vilson ilkeleri icabı orduya silah bıraktırıldığı halde 15.kolordu komutanı Kâzım Karabekir bu emre uymayan tek komutan ve gün geliyor hapse atılıyor,

*Doğu cephesinde amansız mücadele veren Kürt General Halit Beg-i Cibran idam ediliyor,

*Alay komutanı sıfatıyla talebeleriyle birlikte doğuda Sovyet Rusya’ya karşı mücadele edip esir düşen ve daha sonra Anadolu’ya dönen Said-i Nursi’ye hapis ve gözaltı geliyor.

*Sadece bizim köyümüzde 80 deli kanlı seferberliğe katılıyor 79’u şehit düşerken,  bir gözünden gazi olan babamın dedesi sağ geliyor, onun da babası şehit düşmüş.

*Düşman Ankara’nın eşiğine kadar gelmişti, Gaziantep’te, Kahraman Maraş’ta, Şanlı Urfa’da ordu yok, Kuva-i milliye gayretleriyle mücadele ediyor.

Atatürk Türkiyesi, Bizi Atatürk kurtardı gibi ifadeleri ne oluyor?

Bütün bu hakikatlere rağmen bazıları hala ileri geri konuşuyor.

Adam çıkmış hala tesettüre karşı sesini yükseltiyor. Yok efendim Milli Eğitim Bakanlığı uzaktan eğitimle verdiği Eba TV dersinde başörtülü öğretmen varmış, bu bir faciaymış.

Vay utanmaz vay! Bu kadar İslam’a karşı düşmanlık besliyorsun öyle mi? sıkıysa Müslüman olmadığını söyle de vatandaş sana lanet okusun bari. Ama ne yazık ki sözüm ona cumhuriyet vatandaşı o kadar bilgisiz hale getirdi ki,  bir Laik de, örtüye karşı olan da, hatta şeraiti istemiyorum diyen de Müslüman olarak görülebiliyor.

Ama yeni nesil Kur’anı ve Peygamberini tanıyor ve bu sinsi insanların münafık olduklarını artık biliyor.   

Bu zalimlerin elinde şu anda iki enstrüman var; biri İstanbul Sözleşmesi ile kadın erkeği karşı karşıya getirerek kavga ettirmek, ikincisi Peygambersiz bir din anlayışı ile vatandaşı oyalamak. İnanın ikisine de gücünüz yetmez haberiniz olsun. Hak ve Adalet adına gece gündüz çalışıyoruz.

Kalbî, Kavlî ve Fiilî dua ediyoruz. Hiç heveslenmeyin, siz çatlasanız da patlasanız da size karşı fizikî müdahaleye tenezzül etmeyeceğiz.

Lamı cimi yok ki bu ülke Müslüman diyarıdır. Tabi ki 83 Milyon vatandaşlarımız var, hepsi Müslüman olmak durumunda değil, ama kimsenin başkasına saygısızlık yapma lüksü yoktur. Müslüman, edep sınırını zorlayan kıyafet giyen birilerine bir şey dediği yok, ama örtünen bayanın duruşu birilerinin gözüne batıyor.

Elhamdülillah bu ülkenin yönetimi, müslümanların yani asıl sahibinin elindedir, yakın zamanda İslam’ın tam tersi olup Allah’a meydan okuyan yasaları da değiştirip, Türkçülük heveslerinden kurtulduk mu, dünya o zaman ülkemin varlığını hissedecek, o gün de yakındır inşallah.

Konfederal İslam devleti de kurulacak,

Kürt meselesi de hal olacak,

BM yönetimi İlahi Öğretinin atmosferine girecek ve hayata huzur gelecek.

Durum bu, artık gerisini siz bilirsiniz.