Genç Evliliklere Müsaade edin

Hayatın realitesine bakılınca Genç Evliliklerin daha kaliteli hayat ve sağlam yuvaların oluşmasına imkân verdiği anlaşılmaktadır.

Yakından tanıdığım bir dostum, 1978 yılında 16 yaşında yaşıtı olan amca  kızı ile evlendirildi; üç kız, üç erkek evlatları var, hepsi de üniversite mezunu pırıl pırıl insanlar. Düşünüyorum da acaba 1988 yılında evlenseydiler halleri nice olurdu! Bu kadar evlat yetiştirebilecekler miydi? Ya da eşi dışarıda çalışsaydı, böyle mutlu bir aile olma imkânları olabilecek miydi?

Her iki durum da aile huzurlarına gölge bırakırdı diye düşünüyorum. Hiç çalışan eşler bu kadar çocuk yapabilir mi? Yapsalar da yetiştirebilir mi? Bekli de ev hanımlığı/anneliğin bereketi hürmetine aileleri bu kadar şen ve huzurludur.

ABD dâhil birçok dünya ülkelerinde evlilik yaşının yasal bir sınırı dahi yoktur. Çünkü bu devletler vatandaşına güveniyor.

Nitelikli vatandaş yetiştirdiğine inanmayan devletler oradan buradan kopya ettikleri ithal kanunlarla toplum mühendisliğini yapmaya çalışıyorlar.

Maalesef bizim ülke de bunlardan biridir. İtalya, Fransa, Almanya, İsviçre gibi ülkelerden ithal ettikleri kanunların önüne, ortasına, arkasına Türk kelimesini bırakarak halkı oyuna getirdiler. Bir de baktılar laiklik teraneleri ile ne olduğu belirsiz bir toplum oluştu, fırsat bu fırsat diyerek İstanbul Sözleşmesi ile kadın erkek ilişkisini de berbat ettiler.

Hele şu ibrete bakım! İstanbul Sözleşmesine göre hangi yaşta olursa olsun 18 yaş altında olan her kız çocuğu kadın sayıp ona müdahale eden herkes kadına müdahale etmiş gibi cezalandırılır.

Bu yaşlarda cinsel olarak istediği kişi ile beraber olabilir, hiçbir yakının ona bir şey söylemeye hakkı yoktur. Ancak evlenme yaşı ailenin rızası ve doktor raporu varsa 17, yoksa 18 yaşını doldurduktan sonra resmi evlilik yapabilir.

Gayri meşru ilişki ve ondan dolayı oluşacak gebelik ve doğumda sorun yok, fakat “Allah’ın emri ve Peygamberin kavli” ile nikâh söz konusu olursa 8-10 yıldan başlayan cezalar var. Kime var? Kocaya var, evlendirmeye razı olan velisine var.

Maalesef bu şekilde evlenen ve sayıları binleri bulan delikanlılar bu gavur sözleşmesi yüzünden ceza evinde, eşi ve çocukları hayatın içinde sahipsiz durumdadırlar. Birkaç medya organı ve bazı Sivil toplum kuruluşları dışında sanki aralarında anlaşmalıdırlar gibi kimseden ses çıkmıyor. Hele o feminist kadınlar var ya, bir adım geride kıs kıs gülüyorlar. Bir açıdan da dertlidirler, çünkü bu kadınlar kapılarını zinaya açmamışlar, onlara göre kadın dediğin bu konularda rahat olmalı.

Bu İstanbul Sözleşmesi yüzünden çıkan yasalara bakıldığı zaman bahusus 6284 numaralı yasaya bakıldığında namus ve şeref sahibi olan bir kimsenin kahrolmaması mümkün değildir.

Nasıl da dört partinin oylarıyla 246 tam oyla bu sözleşme kabul oldu? O an Mecliste kimlerin vekilleri vardı? Acaba bir gün vatandaşım yakama yapışacak diye hiç düşünmediler mi? Yakın zamanda onların da isimlerini deşifre edeceğiz inşaallah. Herhalde bu devlet sırrı değildir.

Bu sözleşmeye göre;

Kız çocuğunuz gece saat 12’de tanımadığın biri ile kapınıza gelirse “bu kimdir?” deyip sesini yükseltemezsiniz!

Eve geldiniz, yabancı bir erkek evde var, eşinize dahi bu kimdir? Bizim evde ne arıyor? Diye sorma hakkın bile yok! Bu nasıl yasa arkadaşlar bu toplum ne zamandan beri boynuzlu oldu da haberimiz yok.

İbretlik bir örnektir baba evinde zina işleyen kıza, baba tokat attı diye mahkemede para cezası yedi. Bilemiyorum bir benim mi tüylerim diken diken oluyor. Hele bu paragrafı iki defa daha okuyun, bu ne haldir arkadaşlar? bu ne haldir?

Derdin nedir diye sorsanız,

*Bir an evvel İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi,

*6284 numaralı yasanın ıslah edilmesi,

*Şu anda genç evlenip, daha sonra kimin hangi amaçla ceza evine gönderdiğini bilemediğimiz kimseler şu son infaz yapılanmasıyla bırakılması sağlanması,

*Genç evliliğin karşılıklı rıza ve paydaşların onayı ile yasal hale getirilmesi,

*Ucube bir kanun olan “kadının beyanı esastır” maddesine hukuki bir düzenleme getirilmesi,

*Süresiz nafaka sorununa vicdanî, imanî bir ayar verilmesi.

*Evliklerin cazip hale gelmesi için her belediye tarafından isteyen genç evlilere 1+1 dayalı düşeli bir evin beş yıllığına kirasız tahsis edilmesi sağlanması,

*Her fırsatta birçok yol/yöntem ile evliliğin önemi anlatılması,

Bazı kimseler tahmin ediyorlar ki böyle bir yasa çıkarsa sanki hemen binlerce çift evlenmeye başlayacak, öyle bir şey yok arkadaş, okuyanı var, okumayanı var. Dışarıda çalışmayı tercih edeni var, ev hanımlığını tercih eden var. Kimisi çocuğuna bir lokma yerine iki lokma yedirir, kimisi de bir lokma ile birlikte anne sevgisiyle büyütür. “Kızım mesleğini kazansın, sonra evlensin” diyenleri çok gördük, bu günün şeytani ortamında temiz kalmak, iffetini korumak çok zordur. Serbest yaşayan kimselerden de bay olsun bayan olsun nitelikli eş olmaz maalesef!

Meclisimizin Millileşmesi dileğiyle.

Dünyaya Huzur Gelecek

Çanakkale ruhu ile açılan Büyük Millet Meclisi, Anadolu’nun inanç ve kültürünün tezahürü olarak 1921 anayasasını çıkardı. Kısa zamanda herhangi makul bir gerekçe olmadan meclis feshedildi ve oluşan yeni meclisle 1924 anayasası çıkarıldı.

1924 Anayasası Anadolu insanının inanç ve kültürünü ötelemek için kapı araladı ve o gün bu gündür o kapıyı kapatmakta zorlanıyoruz. Bu yeni sistemle evimizi değiştirdik, kapıyı kapattık ama oluşturduğu tahribatı onarmakta zorlanıyoruz.

Almanya, Fransa, İtalya, İsviçre gibi gavur diyarından kopya edilen bu yasalar ülkemizin canını yaktı, yakmaya da devam ediyor.

Önüne, arkasına, ortasına Türk kelimesini koyarak Türk vatandaşlarımızı oyalamaya ve uyutmaya çalıştılar, ama Kürt vatandaşlarımız  bu yasaları içine sindirmediler tabi cezasını da fazlasıyla çektiler.

Zaman içinde;

*Harf devrimi,

*Kılık kıyafet devrimi,

*Laiklik ilkesi ile inanç ve kültürümüzün anasını ağlattılar.

Hani bir laf var; “inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmak durumunda kalacaksınız” aynen böyle bir durum insanımızın başına geldi.

Bu zulümlere seyirci kalanlar bir anlamda sıkıntıları normal gördüler, hatta taraf oldular. Benim senin gibi bir vatandaş hak adına bunları hatırlattıkları zaman tuhaf karşılanıyor.

Mesela kimse demiyor ki; “Arkadaş! 1921 Anayasasının nesi bize yetmiyordu ki Meclis feshedilip,  yeni bir anayasa yapıldı?”

Tam tersine bu haksızlığa karşı kıyam eden insanlarımızı kötülüyorlar. Mesela Şeyh Sait ve arkadaşlarını suçlayanlar İnkılap tarihinin yalanlarına inanan kimselerdir.

Neyse günümüze gelelim,

Atatürk’ü seviyor musun? Sevmiyor musun?

Laik misin? Değil misin?

Ben Cumhuriyetin çocuğuyum,

Bu ülkeyi Atatürk kurtardı

Mustafa Kemal’in askerleriyiz… gibi tuhaf tuhaf ifadeleri çok duyduk.

Yahu bu nasıl kurtuluş?

*İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy yeni Türkiye’den sürgün ediliyor, vefat edince “cenazesine kimse katılmasın” talimatı Ankara’dan geliyor,

*Vilson ilkeleri icabı orduya silah bıraktırıldığı halde 15.kolordu komutanı Kâzım Karabekir bu emre uymayan tek komutan ve gün geliyor hapse atılıyor,

*Doğu cephesinde amansız mücadele veren Kürt General Halit Beg-i Cibran idam ediliyor,

*Alay komutanı sıfatıyla talebeleriyle birlikte doğuda Sovyet Rusya’ya karşı mücadele edip esir düşen ve daha sonra Anadolu’ya dönen Said-i Nursi’ye hapis ve gözaltı geliyor.

*Sadece bizim köyümüzde 80 deli kanlı seferberliğe katılıyor 79’u şehit düşerken,  bir gözünden gazi olan babamın dedesi sağ geliyor, onun da babası şehit düşmüş.

*Düşman Ankara’nın eşiğine kadar gelmişti, Gaziantep’te, Kahraman Maraş’ta, Şanlı Urfa’da ordu yok, Kuva-i milliye gayretleriyle mücadele ediyor.

Atatürk Türkiyesi, Bizi Atatürk kurtardı gibi ifadeleri ne oluyor?

Bütün bu hakikatlere rağmen bazıları hala ileri geri konuşuyor.

Adam çıkmış hala tesettüre karşı sesini yükseltiyor. Yok efendim Milli Eğitim Bakanlığı uzaktan eğitimle verdiği Eba TV dersinde başörtülü öğretmen varmış, bu bir faciaymış.

Vay utanmaz vay! Bu kadar İslam’a karşı düşmanlık besliyorsun öyle mi? sıkıysa Müslüman olmadığını söyle de vatandaş sana lanet okusun bari. Ama ne yazık ki sözüm ona cumhuriyet vatandaşı o kadar bilgisiz hale getirdi ki,  bir Laik de, örtüye karşı olan da, hatta şeraiti istemiyorum diyen de Müslüman olarak görülebiliyor.

Ama yeni nesil Kur’anı ve Peygamberini tanıyor ve bu sinsi insanların münafık olduklarını artık biliyor.   

Bu zalimlerin elinde şu anda iki enstrüman var; biri İstanbul Sözleşmesi ile kadın erkeği karşı karşıya getirerek kavga ettirmek, ikincisi Peygambersiz bir din anlayışı ile vatandaşı oyalamak. İnanın ikisine de gücünüz yetmez haberiniz olsun. Hak ve Adalet adına gece gündüz çalışıyoruz.

Kalbî, Kavlî ve Fiilî dua ediyoruz. Hiç heveslenmeyin, siz çatlasanız da patlasanız da size karşı fizikî müdahaleye tenezzül etmeyeceğiz.

Lamı cimi yok ki bu ülke Müslüman diyarıdır. Tabi ki 83 Milyon vatandaşlarımız var, hepsi Müslüman olmak durumunda değil, ama kimsenin başkasına saygısızlık yapma lüksü yoktur. Müslüman, edep sınırını zorlayan kıyafet giyen birilerine bir şey dediği yok, ama örtünen bayanın duruşu birilerinin gözüne batıyor.

Elhamdülillah bu ülkenin yönetimi, müslümanların yani asıl sahibinin elindedir, yakın zamanda İslam’ın tam tersi olup Allah’a meydan okuyan yasaları da değiştirip, Türkçülük heveslerinden kurtulduk mu, dünya o zaman ülkemin varlığını hissedecek, o gün de yakındır inşallah.

Konfederal İslam devleti de kurulacak,

Kürt meselesi de hal olacak,

BM yönetimi İlahi Öğretinin atmosferine girecek ve hayata huzur gelecek.

Durum bu, artık gerisini siz bilirsiniz.  

MESK İl Başkanı Kaya: Din Görevlilerimize dil uzatmak kimsenin haddi değildir!

Ülkemizin Laiklik teraneleri ile yarım asır boyunca çok sert yönetilip insanımızın dinden uzak tutulduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, eskiden camilere İmam-Hatipler atansa da lise mezunu olup, yeterince bilgiye sahip kimseler değildi. Dolayısıyla insanımız yeterince DİN hakkında bilgi sahibi olamıyordu.

DİN GÖREVLİLERİ İYİ YETİŞİYOR

Son yıllarda birçok imam/müezzin ya İlahiyat mezunu, ya Hafız, ya da en azında Yüksek Okul mezunu ve Hizmet içi seminer ve kurslarla her geçen gün daha da mesleki açıdan nitelikli eleman durumuna geliyorlar.

Özellikle, Yazıcıoğlu döneminden başlayıp, Bardakoğlu ile devam eden, Görmez hocanın döneminde olgunlaşan ve Erbaş hocamızın döneminde o düzeyde durumunu koruyan Diyanet, her geçen gün daha da iyiye gidiyor diye düşünüyoruz.

BEŞ VAKİT EZAN İÇİN DİN GÖREVLİLERİMİZE MÜTEŞEKKİRİZ.

Bu kısmi sokağa çıkma yasağı sürecinin olduğu günlerde dahi başta sabah ezanı olmak üzere beş vakit ezan ile ruhumuzu okşayan ve camilerimizi ferdi ibadete açık bırakan Din görevlilerimize minnettarız.

40 yılı aşkındır tanıdığım bu toplumun en hayırlı kitlesi Din görevlileridir. Tabi ki aralarında sıkıntılı insanlar da çıka bilir, ama meslek olarak en düşük oranda sakıncalı zevat barındırdığına inanıyoruz.

BİZE DUA EDİYORLAR

Başta cemaatine, ikamet ettiği yerin sakinlerine, şehrine, bölgesine, ülkesine, İslam dünyasına ve insanlık âlemine dua eden bu hayır grubu hakkında ileri geri konuşmaya kimsenin hakkı yoktur!

İRŞAD YAPMALARINI BEKLİYORUZ

Bu muhterem din görevlilerinin emri bil maruf nehyi anil münker(İyiliği emretmek, kötülükten men etmek) adına kendine bir plan yapıp birer mümin edası ile halkımızı Din ve Ahlak hakkında aydınlatma çalışmalarını bekliyoruz.

Kendilerine başarılar diler, onlar hakkında bahusus sosyal medyada ileri geri konuşan kimseleri kınıyoruz.

Kamuoyuna saygılarımızla.

Eyüphan Kaya

Diyarbakır Memur ve Emekli Sendikaları Konfederasyonu(MESK) il başkanı

Şimdi İman Etme Zamanı!

Sevgili dostlar İslam’ın hoş sedası günümüze kadar gelmiş ama geleneksel olarak gelmiş, ilmen ve imanen gelmemiş.

Anne babamızdan Müslüman bir aile çocuğu olarak dünyaya gelmişiz, yüzyıllardan  beri gelen ve her asırda biraz daha özelliğini kaybeden buruşuk kültüre İman demişiz, İslam demişiz.

Tabi buna sebep olan asıl unsurlardan biri laik eğitim sistemi ve ladini yönetim biçimi olmuştur.

Din ve Ahlak Bilgisi dersi, dinleri basitçe anlatmış, bilgi düzeyinde dahi yetersiz tanıtmıştır. Öğretmenken, öğretmen yokluğundan dolayı bu derse giren biri olarak söylüyorum, öyle bir ders ki örtünen bir anne  profili fotoğrafı bile örnek ailede yoktu.

Bu toplumu asırlarca bir arada tutan din kavramını hayattan uzaklaştırınca toplumun dengesi bozuldu. Hele bir geriye doğru gidin ne JİTEM ne PKK içinde Allah’a inanan kimseyi bulabilecek misiniz?

30 Mart 2012 tarihinde Meclisin eliyle Eğitim Sistemimiz biraz özgürlüğüne kavuştu ama bu yeni nesil ne zaman imdadımıza yetişecek orasını bilemem.

2015 yılında Osmanlıca dersinin tanıtımını yapmak için birkaç görevli okulumuza gelmişti. “Kimler Kur’an-ı Kerim okumasını biliyor?” diye bir soru sordu. Salondakilerin hemen hemen %60-70’i elini kaldırdı. İçimde bir ferahlık oluştu. Allah’ın kelamını okuyan bir insanın zaman içinde olgunlaşmasıyla iyi bir vatandaş olabileceği kanaatini taşıyorum.

Tabi eskiden okuyup, biraz para gördükten sonra zındıklaşan kimseler de yok değil.

Yazımın başlığı size tuhaf gelmesin, arkadaşlar toplum olarak geleneksel Müslüman olduğumuz için sağlıklı bir imana sahip değiliz. Üstelik sağlıklı bir imana sahip olanları dahi yüce Allah uyarıyor “Ya eyyuhellezine amenu aminu(Ey iman edenler iman ediniz)” ayeti kerimesiyle.

Yani ben iman ettim, artık benim işim tamam demek doğru değildir. “Gün olur kişi evden mümin olarak çıkar, kâfir olarak döner” diyor Hz.Peygamber aleyhisselat vesselam.

O zaman hayatın içindeki rolümüz ne olursa olsun, kendimizi bir “check up” yapalım acaba iman açısından ne durumdayız diye.

Yakın zamanda bir Miraç gecesini ihya ettik. Miracın bize iki hediyesi var; biri İslam’ın temel rüknü olan beş vakit namaz, diğeri ise Bakara suresinin son ayetleri, ki orada imanın esasları mevcuttur.

“Peygamber ve onlara inananlar kendisine Rabbından indirilenlere inanırlar;

Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Peygamberlerine inanırlar ve peygamberler arasına ayırım yapmazlar ve derler ki, duyduk ve itaat etik, ya Rebbi bizi mağfiret et, dönüş sanadır.” dua ile devam ediyor. Konumuz iman olduğu için bu kısmı bize lazım.

Günümüz insanı Bilim, Fen ve Teknolojiye tapar duruma düşmüş, hani bu tür bilgiler dünya hayatını konforlu duruma getirirler ya. Unutmayalım bu alandaki bilgilerle insan manevi bir rütbe kazanmaz, bu tür çalışmalar dünyaya hizmet ediyor ve dünyada kalıyor. Ancak Allah rızası için çalışan kimseler için âdeti ibadete dönüşür.

Asıl insanı değerli kılan İman’dır ve onun tezahürü olan İslam’dır.

Şimdi kendimizi bir yoklayalım, İmanî açıdan düzeyimizi Kur’anî ölçülere bir vuralım.

Allah’a iman nedir?

Meleklere iman nedir?

Kitaplara iman nedir?

Peygamberlere iman nedir?

Sokaklarımızı temizleyen muhterem bir çöpçüden tutun, devlet başkanına kadar hayatın içindeki rolümüz ne olursa olsun kendimizi yoklayalım.

İman hayatımıza ne kadar yansıyor? sorusunu kendimize soralım.

İlginç bir örnek vermek istiyorum.

Malumunuz Nikah kıyılırken iki adil şahide ihtiyaç var. Hanefî fıkhı hariç Hambelî, Malikî, Şafiî mezheplerinde namaz kılmayan birinin şahitliği kabul olmuyor.

Yani, Namaz kılmayan bir Bakanı,

Namaz kılmayan bir Milletvekilini,

Namaz kılmayan bir Profesörü,

Namaz kılmayan bir Generali,

Namaz kılmayan bir Holding sahibi,

İslam hukuku karşısında adamdan sayılmıyor, şahit olarak kabul olmuyor.

Yani Allah’ın, kullarına bakışı farklıdır. Malum bu dünyada kişi ya Üniformasıyla ya da Mesleki Kimliğiyle tanınıyor ama bu ikisi de mezara gitmiyor. Namazı kılınırken “er kişi niyetine” deniliyor.

Diyeceksiniz ki kadınlardan niye bahsetmiyorsunuz? Şaka bir yana %3-5 ailesiz düzen yaşamı tercih eden, feministlerin oyununa gelen kadınlar dışında tüm kadınların cennetlik olduğuna inanıyorum. Hadisi şerifin ifadesiyle Namazını kılan ve Eşine ihanet etmeyen her kadın cennetliktir.

Buna göre hesabımızı yapalım, daha fırsat elimizdeyken tövbe istiğfar edelim.

Unutmayalım namaz bir açıdan oruca benziyor nasıl ki akşam ezanına 10 dakika kala bir şey yer, içerseniz o günün orucu gidiyorsa iman da öyle, sekerat-ı mevte kadar imanınızı muhafaza etmeniz lazımdır.

Ne mutlu mümin olana deyip, şimdi iman etme zamanı diyorum.

Allah imanla yaşamayı ve imanla ölmeyi cümlemize nasip etsin.

Tercihli Ders Sayısı Üç Olsun

Birkaç yıl önce Alman eğitimi hakkında bilgim olmuştu. 9 yıllık mecburi eğitim sürecinde her yıl dört ders mecburi ortak dersler, diğer dersler ise tercihen isteğe bağlıdır.

Nedir bu dört ders;

*Alman dili,

*Alman dini,

*Alman tarihi,

*Alman kültürü,

Düşünün 9 yıl boyunca bu ortak dersleri alan Alman gençleri Mecburi Eğitimini tamamladıktan sonra bir araya geldiklerinde ne kadar benzer bir bilgi birikimi ve olgunlaşmış şahsiyete sahip olurlar.

Hakikati söylersek yakın zamana kadar ülkemizde Talim Terbiye Kurulu bu derslerle hiç barışık değildi.

Son yıllarda yapılan bazı iyileştirmelere rağmen hâla Latin alfabesi kelimelerin, kelimeler de cümlelerin canına okuyor.

30 Mart 2012 günü Meclisin eliyle 4+4+4 sisteminin getirilmesiyle birlikte, *Kur’anı Kerim,

*Siyerünnebi,

*Kürtçe/Zazaca gibi diller tercihli ders haline getirildi.

Ancak burada bir sıkıntı var, öğrenci bu üç dersten sadece iki tanesini tercih edebiliyor. Biri diğerinden önemli bu derslerin iki tanesini tercih etmek durumunda kalınca da Kur’an-ı Kerim ve Siyerünnebi derslerine öncelik veriliyor. Bu beraberinde bir sorun daha getiriyor, bu derslerde öğretmen ihtiyacı yok diye bildirilince Artuklu üniversitesinde Kürtçe üzerinde yüksek lisans yapıp atama bekleyen binden fazla öğretmen adayından bir ya da iki atama oluyor.

Ayrıca bir sıkıntı daha var; Kürtçe/Zazaca Latince harfleri ile öğretiliyor, bu da ayrı bir yanlışlık. Bu dilleri aslında Osmanlıca alfabesiyle öğretmek lazım. Çünkü Latin harfleri Kürtçe/Zazaca gibi dilleri karşılayamıyor. Üstelik Kürtçe/Zazaca yazılan eserler de  Osmanlıca yazılmıştır.

Ahmedi Xani’nin Mem u zini,

Melayi Cizirinin Divanı,

Şeyh Abdurrahman’ın Durretünneim eseri,

Ahmedi Xasi ve Maleyi Batehi’nin yazdıkları Mevlüd Osmanlıca yazılmıştır.

Dolayısıyla Latin harfleri ile öğrenilen Kürtçe/Zazaca bu eserlerin okunmasına imkan vermemektedir.

Asılında tüm Müslüman çocuklarına Kur’anı Kerim, Siyerünnebi ve Osmanlıca zorunlu hale getirilmeli. Kürtçe/Zazaca tercihli ders olmalıdır.

Toplum ve tarihle barışık olmak istiyorsan bunlar gerekli şeylerdir.

Bu haliyle, üç seçmeli dersten ikisinin tercih edilebilmesi iki kesim açısından amaçlarına göre sıkıntı oluşuyor.

Çocuğum dindar yetişsin diyerek Kürtçe/Zazaca tercih etmeyenler, sözüm ona Kürtçeyi önemseyip diğer iki mukaddes dersleri önemsiz görenler. Yani solcu geçinenler.

Halbuki seçmeli ders sayısı üçe çıkarılırsa, ya da tercih yılları değişirse bu sorun da kendiliğinden ortadan kalkmış olacak diye düşünüyorum.

Diyorum ki, gelin şu 12 yıllık mecburi etiğimi ülkenin birlik beraberliğine, huzur ve mutluluğuna, şahsiyetli insanın yetişmesine hizmet edecek tarzda verimli hale getirelim.

Alman 9 yıl boyunca verdiği eğitimle Alman gibi Alman yetiştiriyorsa biz de o düzeyde, belki daha fazla güçlü, şahsiyetli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yetiştirelim.

Zaman akıp gidiyor, sorunlarımız zamanın içinde yüzüyor. Gelin zamanı iyi değerlendirelim, sorunlarımız zaman içinde boğulup/gark olsun biz de onlardan kurtulup, önümüze bakalım.

Ne dersiniz?

Bir Gün Aniden Gitmek var!

Bu günkü yazımızda bir az da nefsimize hitap edelim, aslında en önemli mevzu budur, gerisi fasa fiso!

Ey nefis! Mahşer gününü ne kadar düşünüyorsun?

Öyle bir gün ki icmali imanın iki şartından biridir. Yani imanın özeti Allah’a ve Ahiret gününe imandır. Çünkü İmanın diğer şartlarını bu iki şart barındırıyor.

*Meleklere iman,

*Kitaplara iman,

*Peygamberlere iman,

*Kadere iman,

Allah’a ve Ahiret gününe imanda mündemiçtir.

Gel gör ki, Kıyamet gününe iman konusunda sıkıntın varsa Ey nefsim!, bu iman şartlarına inandığını söylesen de kuru bir inançtan ibaret kalır.

124 bin Peygamberin ve 313 Resulün haber verdiği Kıyamet günü, geldiği zaman defterin açılacak ve mükellefiyet yaşından ölümüne kadar yaptıkların/söylediklerin; hayır ve şer hepsi karşına çıkarılacak.

Onun için Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler imanınızı tazeleyin.”  Diyor. Yani gaflete düşme ve mahşer gününün hesabını yap, diyor.

Bu şuur ile yaşayabilmek için öncelikle ve özellikle Rüku/Secde ehli olanlardan olman gerekiyor.

Günde beş vakit namazını hakkıyla eda edip, iki namaz arasını ona yakışır bir halle geçirilmesi gerekiyor.

Yani, Ey Nefsim!

*Yalan söylemeyeceksin,

*İftira etmeyeceksin,

*Zina, Kumar, Tefecilik gibi adi fiilleri yapmayacaksın,

*Kibir ve gurur taşımayacaksın,

*Zulüm etmeyeceksin,

*Anne Babasına sahip çıkıp, akrabasını sevip sayacaksın,

*Sabredip, şükredenlerden olacaksın,

*Herhangi bir durum karşısında her türlü müeyyideden çok “Rabbim/Yaradanım ne der?”  sorusunu kendine soracaksın.

*Bu şekilde âdetini ibadete çevirerek, yaratılış amacının doğrultusunda yaşayıp, her geçen gün manevi rütbene değer katarak yaşamalısın.

İnan bu duygular içinde yaşamak seni daha bir mutlu ve müreffeh kılacak. Tövbe ve istiğfara devam edip günahların affına çalışmalısın.

Ey Nefsin! Unutma ki, Bir Gün Aniden Gitmek var! dönüşü olmayan bu yolculuğa eli boş gidersen vay haline!

Onun için “Bu gün Allah için ne yaptın ey nefsim?” sorusunu kendime sorup, bu yazıyı yazdım.

Corona virüsün Kara Kuvvetleri eski komutanı Aytaç Yalman’ın ölümüne sebep vermesi, ben benim diyen nefsimle bu muhasebeyi yapmaya beni sevk etti. O kadar korunaklı, disiplinli bir yaşama sahip olmasıyla birlikte kendini koruyamadı.

Sizin de nefsinizi hesaba çekmeniz dileğiyle, tabi keyfi hayatınıza devam tercihi de sizin, ama hesap gününün olduğunu ve o gün amel defterimizin ya sağ elimize, ya da sol elimize verileceğini unutmayalım.

Allah iyilerimizi daha iyi, Fasık(aşırı günahkar) insanlarımızı da ıslah etsin diyelim, amin demeniz dileğiyle.

Miraç Kandiliniz hayra,  berekete, ibret almaya ve tefekküre vesile olmasını diliyorum.

Unutmayın ki; Miraç hadisesi kendi başına bir mucize olmakla birlikte, Namaz o gecede farz olmuş, genellikle İmam-Hatiplerin Yatsı namazı sonrası okudukları “Ameneerresulu..” aşrı şerifi o gece nazil olmuş. Manasını gözden  geçirmek dileğiyle.

Corona Virüs Bir Musibettir

Ah şu insanlık, şu insanlık alemi var ya!

Sanki her işini hal etti de; Allah’ın yeryüzünde müdahalesi olmalı mı olmamalı mı? Var mı yok mu derdine düşmüş.

Halbuki insanlık tarihi bir az göz önünde bulundurursa, tarihinin her aşamasında iki taraf var, bir de arada olanlar. Tabi münafıkları adamdan saymazsak.

Bir kısım insanlar Peygamberlerin izini/yolunu takip ederken, diğer bir kısmı kerameti kendinden menkul; “ben ne desem o olur” derdine düşmüşler.

Basiretleri kapanmış, her şeyi maddi nedenlere bağlıyor, kendinde bir suç bulmamaya gayret ediyorlar.

Gözle görülmeyecek, elle tutulmayacak bir canlı Cin’den yola çıktı dünyanın titretirken bu muvazzaf canlı, ama aklı ve iradesi olamayan mikroskobik varlık kimden talimat aldı,  neden Çin’den başladı pek düşünen yok.

Çin’in haddini aşan bazı vasıflarını unutmayalım.

1-Tanırı tanımazlık had safhada

2-Aile ve akraba kavramı yok,

3-Yemede, içmede helal haram tanımıyor,

4-Zulümde aşırılık,

5-İnsana yapılan muamele çok adice,

“Bizi hiç kimse durduramaz” diyen Çin lideri artık ne yapacağını bilemez duruma gelmişti.

Kardeşlerim Allah Kainatın sahibidir, fezaya baktığımız zaman gözle görülen/görülmeye, canlı cansız ne varsa tamamı Allah’ın mülkü olup, emrine amadedir. Sadece İnsana kısmi bir hürriyet vermiş.

İnsanın doğumu da ölümü de elinde değil, ama bu iki vaka arasındaki zamanda yaptıklarından hesaba çekilecektir.

*Peygamberimizin doğumundan sadece 50 gün önce Beytüllah’a fil orusu ile saldırmaya gelen Ebrehe ve askerini Ebabil kuşları ile öldüren Allah,

*Nemrutu sivrisinek ile öldüren Allah,

*Firavun’u yarılan denizde askerleriyle birlikte gark eden Allah…

İstediği zaman istediği belayı yaratır, insanlığı tedip eder. Bu virüs böyle bir şey galiba.

Tabi bazen gelen azap, hak eden ve etmeyeni birlikte etkiliyor. Çünkü bu fani dünyada kimin ne kadar insan olduğunu ancak ve sadece Allah biliyor.

Şimdi bizim ülkemize bakalım,

Allah neyi emretmişse, neyi yasaklamışsa yasalarımızda tersi mevcut maalesef!

Kumar, Faiz, Zina, Sarhoş edici meşrubatlar, kadınların sokak malı yapma çalışmaları, eşcinselliğe yasal imkân verme mücadeleleri, boşanma modası ve süresiz nafaka…

Laiklik adı altında İslam’a savaş açma ve 28 Şubat’ta bunu bil fiil yaparak halka ve Hakk’a meydan okumalar. Gençliğimizin işsiz, aşsız ve imansız bırakma çabaları her biri bir bela bir haksızlık “Gayertüllaha” dokunmayı gerektiren durum oluşmak üzere.

O zaman Türkiye virüsü oluşmadan;

*Kendimize gelelim,

*Özümüze dönelim,

*Çanakkale ruhu ile barışalım.

Bu virüs ile ilgili devlet adına alınan tedbirler için ilgili devlet erkanını bahusus Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı, bu uyarılara uyma konusunda hassasiyet gösteren vatandaşlarımızı, birlik beraberlik görüntüsünü veren siyasetçileri tebrik eder, sıhhat ve huzurları için dua ediyorum.

Allah cümlemizi bu ağır musibetten korusun. Hazreti Hamza Aslanlığı ve cengaverliği ile biliniyor, onun bir sözü var cesaret konusunda “Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmam” ama gel gör ki virüs görünmeyen bir canlı, buna karşı cesaret para etmiyor. Buna karşı tavsiye dilen korunma tedbirlerine uymanız dileğiyle.

NOT: Dışarıya az çıkıyoruz, toplu yerlere mecbur kalmadıkça gitmiyoruz, müsafaha(elle hoş geldin) , muanakadan(boyuna sarılma) uzak duruyoruz, dışarıdan gelir gelmez ellerimizi sabunla yıkıyoruz.

Vatandaşımı Yardıma Muhtaç Etme, Ey Devlet!

Bir vatandaş fakir yada miskin ise barınma ve gıda ihtiyacı asgari düzeyde devlet tarafında tedarik edilmelidir.Yani çalışmayacak durumdaysa ya da çalıştığı halde kazancı ile geçimi sağlanmıyorsa, ona kartı vermek devletin vazifesidir.

40 yıl önce belki komşuları tarafında bir şeyler paylaşılarak fakir ve miskinin ihtiyacı temin edilebiliyordu, ama bu gün artık o ucuz hayatta kalmamış, o merhamette.

Bir ara, köşemde geri kalmış bir devletin yedi vasfını yazmıştım, bunlardan biri de yardım kuruluşlarının fazla olmasıydı, yardım kuruluşlarının ellerinde koli paketleri ile fakirin kapısında boy göstermeleri devletin sosyal açıdan aczinin bir işaretidir.

Çünkü vatandaşın zaruri ihtiyaçların karşılanmaması sosyal devlet anlayışının yeterince gelişmediğine/oturmadığına işaretidir.

Bu asgari ihtiyaçları giderme sorunu ilgili birçok kurum ve kuruluşun aralarında bir havuz oluşturarak, orada toplanan ayni ve nakdi yardımlarla yapmaları lazımdır diye düşünüyorum.

Köyün muhtarı var, mahallenin ya da köyün bağlı olduğu Belediyeler var, sosyal yardımlaşma ve dayanışma var, aile sosyal politikalara var, yardım dernekleri var.

Bu kadar varlar içinde vatandaş hala yardım kolisine muhtaç ise vay o ilgililerin haline!

Ben geçen yerel seçimlerde Diyarbakır Sur ilçe belediye başkan aday adaylığına müracaat etmiştim, 40 maddelik bir hizmet paketim vardı. Bunlardan bir tanesi bu konuyla ilgiliydi.

Şunu vaat etmiştim; “ilçe sakinlerinin fakirlerini tespit edip hanede ikamet eden nüfus sayısına göre bir yıllık gıda ihtiyacını bir kalemde temin edeceğim”, diye söz vermiştim.

Bunun nasıl yapacağımı da izah etmiştim. Çünkü bu katkı yukarıda saydığım paydaşların dayanışma içinde çalışmasıyla rahatlıkla yapılabileceğine inanıyorum.

Geçende Diyarbakır’da “Muhtara Saati” toplantısına gittim. Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkan Vekili sıfatıyla son sözü şu oldu, “Muhtarlarım üç aylara girdik, önümüzde ramazanı şerif var, köyünüzdeki fakirleri, garip gurabaları sahiplenin, unutmayın onların sorumluluğu; size, valiliğe devlete aittir.” İşte ben de aslında böyle bir koordinasyonun olmasına işaret etmek istiyorum.

Böyle bir havuzdan muhtaçlara yardım yapılırsa;

1-Fakir/Muhtaç kendini güvende hisseder,

2-Şahıs olarak kimsenin minnetini taşımaz,

3-Devlet-Millet arasında manevi bir bağ oluşur,

4-Hali vakti normal bir vatandaş olan diğer vatandaşlara huzur gelir,

5-Devlet mekanizmasını yürüten kimselerin mesuliyeti kalkar, iyi işleyiş ve doğru çalışmadan ilgili yetkililer sevap kazanır.

Onun için diyorum ki; “Vatandaşımı Yardıma Muhtaç Etme, ey Devlet!”

Bu ülke 83 milyon insanındır. Herkes vatandaş olarak asgari ihtiyaçlarını bu devlet tarafından alır/almalıdır.

Olmuyor, olmuyor! Hala kimi yardım kuruluşları, yardım kolileri ile fakirin, miskinin kapısında çektikleri fotoğrafla sosyal medyaya paylaşımda bulunuyor. Ben bu yanlışa karşı sessiz kalamam.

Haydi ya Allah, zaman vatandaşa yönelme, onun rızasını arama zamanıdır.

Benden hatırlatması.

İSTİKLAL MARŞININ TAMAMI BİZİMDİR

Malum bir toplumun kendine has değerleri, milli değerleri olarak bilinir ve halk bu değerleri sahiplendikçe hayatta huzur bulur, devlet bu değerlere sahip çıkıldıkça vatandaş mutlu olur.

Hani ülkemizin Dini bayramları var, bir de Milli bayramları var. Dini bayramlar insanımızın manevi duygularına hitap ettiği için her geçen gün ilgi toplarken, Milli bayramlarımız bir ara halktan kopuk bir tarzda protokol havası içinde kutlanıyordu, hala da istenilen düzeyde kutlanmıyor.

Sanki bu ara “halkı bu bayramlara nasıl katabiliriz?” sorusunun cevabı yetkililer tarafından aranmaktadır, bu da hayra alamettir.

Malum Milli değerlerimizin başında İstiklal Marşı geliyor.

Rahmetli Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan ve TBMM tarafından kabul edilen bu hürriyet marşı, on kıta, 41 satır olup ilk iki kıtası bestelenmiş, icap ettiği yerde heyecanla okunurken, geriye kalan sekiz kıtası nadir okunuyor.

Aslında ilk sekiz satırın en heyecanlı satırı da son satır olup, “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” satırıdır. Çünkü bu satırdan olmazsa sadece bayrağa sesleniş maneviyattan yoksun olup, bir az yavan kalıyor.

Ben, “Anlatabilir miyim O’nu” başlıklı bir şiirle Mehmet Akif’i anlatırken iki beyitte şöyle yazmıştım.

“Yazmıştır Marşımızı kırk bir satır ile

Sekizi okunurken otuz üçünde çile,

Ruhumuzu yek etmiş ay yıldızlı bayrakta

Marşımız okunurken dinleniyor ayakta”

Demem o ki acaba diğer dörtlükleri de yerine göre okumamız uygun olmaz mı?

Şehitleri anarken İlk dörtlük ve “Şüheda…” dörtlüğü, Diyanette İlk dörtlük ve “Şu ezanlar ki…” dörtlüğü vb. Bazı kalıplaşmış merasim usullerini tabu haline getirip, tartışılmaz duruma getirmeyelim.

Ayrıca saygı duruşunu “Saygı duruşu ve tefekkür” ile anılarak şu anda okunan ancak ruhumuza yabancı gelen çalgı sesini “ney” sesi ile zenginleştirebiliriz kanaatindeyim.

“Şu bayrak ki rengi ecdadımızın kanı

Onu yüceltmezsek ne edelim bu canı”

Beytini yazan biri olarak bu hürriyet simgesi Bayrağa Türk bayrağı demenin de pek doğru olmadığını, bu bayrak Türkiye bayrağı olduğuna inanıyorum.

Diğer ülkelere bakın;

İran bayrağı,

Rusya bayrağı,

Amerikan bayrağı,

Azerbeycan bayrağı,

Çin bayrağı… dikkat ederseniz hepsi ait olduğu devlet adı ile anılırken bizim bayrağımızın da Türkiye bayrağı olarak anılmasında fayda mülahaza ediyorum.

Bu ülkenin birlik beraberliğini hedef edinen Mehmet Akif’in İstiklal Marşımızda Türk kavramına yer vermemesi gayet yerinde ve ders alınması gereken bir durumdur diye düşünüyorum.

Yetkili etkili kimselerin bu konuda kafa yormasını bekler hepinize hayırlı huzurlu bir hayat diliyor, Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyorum.

Daha müstakil günlere

Selam ve selametle kalın.

Diyarbakır’da Muhtar Saati

Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu Büyükşehir Belediyesine Başkan Vekili olarak görevlendirildikten sonra yönetim tarzına bazı yenilikler getirdi. Bunlardan biri de Muhtar saatidir. Bu önemli çalışmayı kamuoyu ile paylaşma adına bir defalığına da olsa gözlemci olarak katılmam gerekiyordu.

Tecrübem gereği 15 dakika önce gidip, toplantı öncesi katılımcıların nabzını yokladım, aralarında yaptıkları konuşmalara kulak misafiri oldum. Toplantıdan umut var oldukları kanaati bende hasıl oldu. Bazı konuşmalar sonucu alkışların da içten olduğuna şahit oldum.

Her hafta Çarşamba günleri saat 14:00-16:00 arası sadece Muhtarların alındığı mutat bir toplantı yapılıyor Diyarbakır’da. Bu şekilde İsteyen her muhtar direk/yüz yüze Valiyle görüşme imkânı buluyor, derdini dile getiriyor.

Tabi bu saatte hemen hemen tüm Daire Amirleri/Başkanları ya da onları temsilen bir yetkili hazır bulunuyor. Hemen çözülebilecek bir mevzu dile getirilirse aynı anda Vali bey talimat veriyor, konunun tarafı kimse ilgili yetkili ile buluşturuyor, soruna aynı anda müdahale ediliyor.

Valimiz ülkenin huzur ve sükuneti, birlik beraberliği için dua ettikten sonra gündemle ilgili konuşmaya başladı.

Özetle dedi ki, arkadaşlar, tarlaları toplulaştırmak için köylülerinizi ikna edin. Geçende bir parselin 600 hissedarı olduğu ortaya çıktı, Tarım il müdürlüğümüz bu parsele katkı veremez. Bu konuda köylülerinizi ikna etmeniz lazım. Bakın Eğil ilçesinin 8 km yolunu yaptık, orada bir mahalle ile uzlaşamadığımız için yol çalışması durmuş vaziyete.

Organik tarım konusunda, Koyun/Keçi yetiştiriciliği konusunda ciddi katkılar veriyoruz.Şimdiye kadar 10 MİLYON katkı verdik. Kimisi paraya ihtiyaç duyunca hayvanı sattı, kimisi de sahiplendi bire beş, bire yedi verim aldı. Mesela bir kooperatifimizin aracılığı ile alınan 150 hayvanı 1000 küsur sayıya çıkarmış. Bu konuda vatandaşlarımızı aydınlatmamız gerekiyor. İş-aş diyoruz buyur size imkan.

Ama ne yazık ki Kooperatif konusunda kötü bir geçmişi var ilimizin. Kooperatifçilik verimli yapılmamış.

Bakınız bir dekar tarlaya normal hububat ekip biçseniz masraflar hariç 250-350 lira kazandırırken, Badem dikip gerektiği gibi sahiplenirseniz yıllık 7000 lira kazanıyorsunuz. Böyle bir kazanç nerede görülmüş?

Ayrıca fidanın %70’i, Koyu kazmak için yada sulama masrafının %50’si, Etrafını tel örgü ile çevirseniz %50’sini devlet destek veriyor. Bu durumda bizim halkımızı aydınlatmamız lazım. Badem dikimi için herhangi bir özellik toprakta aranmıyor, her türlü toprakta badem yetişiyor. Daha ne olsun arkadaş, daha ne olsun.

Ayrıca toptan alış verişlerde, aldıkları katkının kolaylığı ile Kooperatiflerimizi canlı tutmamız lazım. Sizden istirhamım kurduğunuz kooperatifleri seçilen bir kaç kişilik yönetime bırakmayın. Aynı zamanda ilgilenin, katkı verin imkânlarından yararlanın. Hem alımlarda hem ürünlerinizi satmada size katkısı olur. Diyarbakır’da106 kooperatif var maalesef çoğu zarar ediyor,kuruluş  amacına hizmet etmediği için.

Daha sonra suru cevap faslında seviyeli bir diyalogun oluştuğu, bu müstesna toplantıda kimi Muhtar, köyü ile ilgili sorunlarını dile getirirken kimi muhtar da bir önceki toplantılarda dile getirdiği sorunlarının hal edildiğinden dolayı teşekkürlerini iletti. Hoş bir durum da, konuşan muhtarın köyü Earth Googlede ekrana geliyordu.

Bu kayda değer uygulamayı kamuoyu ile paylaşmayı vazife bildim. Tüm Belediye başkanlarına tavsiye ederim. Artık hiçbir muhtar “Ben Büyükşehir Belediye Başkan vekiline ulaşamıyorum” gibi bir şikâyette bulunamaz.

Çalışmalar ne kadar şeffaf ve paylaşılırsa o kadar güven ve huzur artar diye düşünüyorum.

Kimisi diyebilir ki, belediye niye bir Plan/Projeyi harekete geçirmiyor. Benim kanaatim o ki valiler kararnamesini bekliyor. Empati yapıyorum ben olsam aynı şey düşünürüm.

Elinde birçok Plan/Proje var. İnşallah en kısa zamanda burada kaldığı beli olur ve harekete geçer. Zaten ilkbaharın gelişi ile harekete geçmek bir anlamda elzemdir.

18.Muhtar Saatine katılmam konusunda bana kolaylık sağlayan Basın Müdürü Mustafa Çakmak beye de teşekkür ederim.

Hayırlı hizmetler diliyorum.